<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457</id><updated>2009-12-25T22:27:20.536+02:00</updated><title type='text'>Sinefil</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>61</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-4848426980570895349</id><published>2008-09-19T20:49:00.001+03:00</published><updated>2008-09-19T20:56:57.041+03:00</updated><title type='text'>TATİL KİTABI</title><content type='html'>&lt;strong&gt;“Tatil Kitabı”&lt;/strong&gt; : Kapalı kapılar ardındaki Ali…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatınızda bir kez olsun Türkiye’nin varoş semtlerine gittiğiniz oldu mu… Ya da taşra yaşantısını merak edip, görsel dünyanızdan bir incinin eksildiğini düşündüğünüz?&lt;br /&gt;Hiç sanmıyorum. Lakin öyle bir tabloyla karşılaşacaksınız ki; işsizliğin dem vurduğu şehirlerde meydana gelen tatsızlıklar yeterince canınızı sıkacak.(en azından öyle umuyoruz) Sert bir tabirle, sımsıcacık evlerinizde uyurken; oradaki insanların geçim derdi için verdiği mücadele, gözlerinizin dolmasına, belki de hayatı daha fazla ti’ye almanız için yol gösterici bir ışık olabilir. Tıpkı Tatil Kitabı filminde olduğu gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda anlatılanları konu alan Tatil Kitabı, özünde dramatize edilmiş sıradan bir hikayenin altını kazarken;seyircilere göremediği bazı değerlerin neler olduğunu aktarıp, kendi değerlerinden ödün veriyor. Açıklamak gerekirse; farklı beklentileri olanlar için sonu hüsranla bitebilir. Bu yargıya nasıl vardığımızı soracak olanlara yanıtımız şu: Türkiye standartlarına göre çekilen Tatil kitabı’nın kendi halkını yabancılaştırmaya alıştırıp, İngilizce altyazı koymasına ne demeli…Söylenecek laf yok. Çünkü, tamamiyle mantığı tefe koyan bir yapım. Hal böyleyken,Türk izleyicisinin bu ayrıntıyı görmezden gelmesi mümkün mü? Dört başı mamur olan filmin Türkiye’ye ve Türkler’e mal edildiğini sanıyorduk.Yanılmışık meğer… Buyurun buradan yakın; Tatil Kitabı eşittir:  Avrupa sineması…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’lı olma sevdasını bir kenara bırakıp görücüye çıkmaktansa; kendi  yolunda yüremeli. Aksi takdirde farklı bir boyuta yolculuk yapması muhtemel. Neyse şimdilik tüm bunları boşverelim ve, Tatil Kitabı’nın asıl derdine kulak kabartalım. Toplumsal vicdanı masaya yatıran Tatil Kitabı deyim yerindeyse; insanlığın canavarlaşıp barbarlaştığını ve yaşadığımız dünyanın bir kaos içerisinde yozlaştığını anlatarak, kaleme aldığı bir &lt;strong&gt;“Hayat Defteri”(&lt;/strong&gt;yaşanan çirkin olayların yazıldığı günlük ve bu günlüğün beyazperdeye aktarımı) iken, ataerkil aile yapısının beraberinde getirdiği tutucu sistemle olan  hesaplaşması ise anaerkil düzene geçişin sağlanması için yapılmış bir vurguydu belki de. Keşke filmin adı Tatil Kitabı olarak değil de Hayat Defteri olsaymış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uzak diyarlarda…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatil Kitabı’nın hikayesi Ali adlı ufak bir çocuğun üzerine kuruludur. Evvel zaman içinde, Silifke’ye bağlı olan bir taşrada zorluklar içinde hayat mücadelesini sürdüren Ali adlı bir çocuk yaşarmış. Sevimli mi sevimli bir çocukmuş. Okuldaki öğretmeni, Ali’ye okuması için Tatil Kitabı verince, Ali’nin yaşamı tümden tüme değişivermiş.Yazının girizgâhında da anlatıldığı üzere, Ali geçim sıkıntısı çeken bir ailenin evladı olarak dünyaya gelmiş olmanın bedelini bir yük olarak omuzlarında taşırken, tatil boyunca hep bir başınaymış.Yalnızlığını gidermek için sakız satmaya başlamış başlamasına ama tatil; Ali için tatil değil; adeta Çin işkencesiymiş. Böylece Tatil Kitabı da yalan olmuş (film boyunca göremememiz bundan olsa gerek) Onun yerine üzüntü ve kederin beraberinde getirdiği olaylar zincirinde yer alan Ali, kabus dolu anların eşliğinde gerçek hayatı öğrenmiş. Bu okuduğunuz, masalımsı hikâye Hayat Defteri’nde yer alıyor. Filmin tek olgunlaştırıcı öğesi olan Hayat Defterine konu olan Ali “beni bu dünyadan çekin kurtarın” dercesine haykırarak yüzünden düşen binbir parçanın kalıntılarını rolünün içine hapsetmiş gibi gözükse de, eksileri artılarına baskın çıkan Tatil kitabı her şeyden öte estetiklikten yoksunluğuyla; biçimsel bir deneyden çok, uzayan seyir süresinin yarattığı sekmelerle ciddi bir ivme kaybına sebep olurken, hani biraz nasihat etseniz şapkasını size hediye edip annesinin yanına gider misali, bir kinayeye maruz kalabilir. Söz gelimi; uzun plan sekansların meydana getirdiği açmazlarla birlikte filmi saran bobin kendi ekseninde dönerken, ardı arkası kesilmeyen karlı görüntülerin seyirciye yazar-yönetmen Seyfi Teoman’ın(altyazı dergisinin eski çalışanı) ilk projesi olduğunu hatırlatmasına rağmen, sonuç oldukça karanlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Keşkeler geçerli olsaydı…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunu kurallarına göre oynamayı ihlal eden yönetmen hikayenin içine yedirdiği onca  detaya karşın, elinde var olan hamuru eline yüzüne bulaştırarak, parlak buluşunu bir çırpıda çöp tenekesine yollamış. Dahası doksaniki dakika boyunca arkamıza yaslanarak izlediğimiz Tatil Kitabı’nda müziğin bile yer almaması, farazi bir durum. Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: &lt;strong&gt;”İşte benim filmim böyle bir film, sanatın ruhunu iliklerinize kadar işliyor.”&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt;Netice itibariyle, Altyazı dergisinin sponsorluğunda çekilen Tatil Kitabı festivalden bir çok ödülle dönerken,merak ettiğim bir şey var. Avrupalı’lar bu filmden ne anladı? Seyfi Teoman her ne kadar Avrupa sinemasını taklit ediyor olsa da, taraflı olarak baktığımızda Avrupalı’lar ataerkil aile yapısının ne demek olduğunu bile bilmiyor. Kaldı ki Türkiye’nin Doğu-Batı sorunlarından bile bihaberler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlarsanız 2006 yılında vizyona giren Dondurmam Gaymak gerek kasaba hayatının dezavantajlarını anlatan senaryosuyla, gerekse, seyirciye dokundurduğu mesajla kalıbın dışına çıkmamasıyla bilinirken, Tatil Kitabı da Ali’nin kameraya doğru melul melul baktığı sahnelerle, adından söz ettirebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-4848426980570895349?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/4848426980570895349/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=4848426980570895349' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/4848426980570895349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/4848426980570895349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/09/tatil-kitabi.html' title='TATİL KİTABI'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-7932417260046885208</id><published>2008-09-19T20:49:00.000+03:00</published><updated>2008-09-19T20:52:46.751+03:00</updated><title type='text'>ROBERT DE NİRO</title><content type='html'>&lt;em&gt;Her türlü karaktere bürünerek ,rolünü oynamayan,adeta yaşayan ,gözlerinin içi gülen ve güldüren,mizahi anlayışı güçlü,diğer bir deyişle, cansız bedene can veren,&lt;strong&gt;”binbir surat”&lt;/strong&gt; lakaplı oyuncunun kim olduğunu tahmin edenler şimdilik ses çıkarmasın.Çünkü beyazperdeyi büyülü bir dünya haline getirerek, efsane olmayı başaran starlar bir elin beş parmağı kadar…Bunlardan biri olan Robert De Niro ise günümüzün en usta oyuncularından biri. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatkâr bir ailenin çocuğu olarak New York’da dünyaya gelen De Niro, oldukça zayıf ve çekingen olduğundan ötürü arkadaşları tarafından &lt;strong&gt;“Bobby Milk”&lt;/strong&gt; olarak çağrılırdı.Dışa dönük olmayan karakteri nedeniyle, kafasını kitaplara gömen star, 10 yaşında rol aldığı Wizard Of Oz ile, yersiz korkularını üzerinden atarak, oyunculuğunun devamını getirmeye çalıştı.Değerli vaktini sokaklarda geçirmek yerine, kendi idealleri için harcayan De Niro, 16 yaşında Chekrov’un The Bear filminde yer alarak beyazperdenin ardına kadar kapalı olan  kapılarını araladı.Oldukça idealist olduğu o günlerden belliydi demek ki…Aradan geçen 15 yıl süre zarfında, ufak rollerde oynayan aktör, metodlu aktörlüğün savunucuları olarak sayılan Stella Adler ve Lee Strasberg’in izinden giderek, oyunculuğun en zor kısmını kavramaya gayret gösterdi.Hazır lafı açılmışken , De Niro metod oyunculuğunun en iyi örneklerinden biri olan Brian De Palma’nın yönettiği The Wedding Party’de (1969) oynama şansı elde etti.Emin adımlarla ilerleyen star, böylece Hollywood’un basamaklarını ikişer ikişer çıkmaya başlayarak ruhunu ve bedenini filmlerdeki karakterlere satmaya başladı adeta.Satmasa bu kadar başarılı olur muydu? Orası tartışılır.De Niro’yu kariyerindeki en üst noktaya getiren Bang The Drum Slowly (1973), beyzbol için yanıp tutuşan bir karakterin yaşadığı zorlukları dile getiriyordu.Bu bağlamda De Niro, New York Eleştirmenleri tarafından en iyi oyuncu ödülüne layık görüldü.Ardından Martin Scorsese’nin Mean Street (1973), Taxi Driver (1976), Raging Bull (1980) ve Good Fellas(1990) filmlerinde insanüstü performans sergileyerek çok fazla miktarda sahne tozu yutan yıldız, imzasını sinemaseverler tarafından oluşturulan “seyir defteri”ne(başarılı oyuncuların kayıtlı olduğu defter) attı.1970’li yıllara damga basan filmleriyle  beyni stand-by moduna alan yönetmen Francis Ford Coppala’nın Godfather serisinin ikincisinde yer alan De Niro, ilk serideki mafya babasını canlandıran Marlon Brando’dan görevi devralıp, en az onun kadar kötücül, bir karakter kisvesini(kötücülden kastım; mafyalığa merak sarması)üzerine giyerek En İyi Yardımcı Erkek Oscar’ını aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;De Niro nam-ı diğer binbir surat...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim asıl derdimize…Robert De Niro’ya bu kadar zirve yaptıran sadece oyunculuğu muydu? &lt;strong&gt;“Evet”&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;“Hayır”…&lt;/strong&gt;Samimiyeti,işine gösterdiği saygı,mütevaziliği,cesurluğu,her rolün altına yatabilme yetisi olsun, daha birçok özelliğiyle yönetmenlerin idolü haline gelen aktör mimiklerini kullanarak “binbir surat” lakabını aldı.Malum 1990’lar ise aktör için asıl dönüm noktasıydı.1993 yılında tek yönetmenlik denemesi olan A Bronx Tale (1993) filmini çevirdi.Aynı yıl içerisinde Frankenstein’e hayat verdiği Mary Shelly’s Frankenstein (1994), ve son olarak Martin Scorsese ile yeniden birlikte çalıştığı Casino (1995) ile beyazperdenin tahtına hiç kalkmamak üzere oturdu.Söz gelimi, civcivli atmosferin etkisine kapılarak, cennetten çıkma bir star yolunda ilerlerken –tüm roller için biçilmez bir kaftan olduğunu da hesaba katarsak- ,sırasıyla yer aldığı filmler; Slyvester Stallone ile oynadığı Cop land (1997), politik taşlama olan Wag The Dog (1997), akıllarda durgunluk yaratan Quentin Tarantino filmi Jackie Brown (1997), canlandırdığı karakterlerin harmanlanmasından oluşan mafya tiplerinin trüğü olan ve Billy Crystal'le beraber, “kara mizah” türünde başarıyı yakaladıkları Analyze This (1999) oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Emin adımlarla....&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’ler…Meet The Parents (2000) filmiyle zor bir baba profili çizen starın seyircilerde uyandırdığı etki  oldukça kabus-variyken, birçoğumuza “Aman böyle bir baba olmaz olsun” dedirterek ağırlığını ortaya koydu.Bunun yanı sıra Marlon Brando ve Edward Norton ile beraber rol aldığı The Score (2001) ve 1999 yılında Analyze This’in devamı sayılan Analyze That (2002) filminde ise kendine özgü bir sistemle,sahnelerin skeç-vari özelliğinin korunmasına ön ayak oldu. Devam edelim…Meet The Fockers (2004) ile &lt;strong&gt;“zor baba”&lt;/strong&gt; karakterini bozguna uğratarak, kuşu en nihayetinde yuvadan uçurtan aktör, Hide and Seek (2005) filmindeyse psikopat baba rolündeydi.Bu kadarla kalsa iyi…İkinci yönetmenlik denemesi olan Good Shepherd (2006) ile Angelina Jolie ve Matt Damon’u aynı kulvarda yarıştıran oyuncu-yönetmen aynı zamanda, olay örgüsündeki mistik motiflerin filme yaftalanmasıyla beraber, kendi benliğindeki bastırılmış duyguların paradoksal olarak dışavurumunu yansıtıyordu sanki.Ah şu De Niro yok mu, sinemanın emektarlarını metamorfoz geçirmiş gibi izleten oyuncular kralı, diyalogların yer almadığı bir filmde(sessiz film) bile; beden dilini konuşturarak her derdini anlatabilir.Çünkü o doğuştan bir star.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinema camiasında; çok özel bir yere sahip olan De Niro, Fried Green Tomatoes ile nam salan Jon Avnet’in yönettiği ve Al Pacino’nun oynadığı Righteous Kill (2008) adlı cinayet filmiyle kamera karşısına geçerek, yıllar önce hapse gönderdiği bir seri katilin izini bulduğunu öne süren emektar New York Polisini canlandırıyor. Deyim yerindeyse; &lt;strong&gt;“gerilim”&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;“şüphe”&lt;/strong&gt; sözcükleri filmin ayrılmaz bir parçası haline gelerek heyecan dolu dakikalara davetiye çıkartırken, film ise seyircilere şunu soruyor: &lt;strong&gt;“Acaba yanlış adam mı demir parmaklıkların arkasına  yollandı?”&lt;/strong&gt; ya da emektar New York Polisi hata mı yaptı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle görünüyor ki, De Niro bekleyenlerin dudaklarının kıyısına bir parça bal çalarak hem milenyumun en çok konuşulan starlarından biri olacak hem de Righteous Kill filmiyle bizlere hiç unutamayacağımız anlar yaşatacak...Ne diyelim, şimdiden iyi şanslar!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-7932417260046885208?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/7932417260046885208/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=7932417260046885208' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/7932417260046885208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/7932417260046885208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/09/robert-de-niro.html' title='ROBERT DE NİRO'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-2510103063907024765</id><published>2008-09-01T01:30:00.001+03:00</published><updated>2008-09-01T01:41:22.987+03:00</updated><title type='text'>TÜRK SİNEMASI KUŞAĞI</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Türk Sineması bomba gibi geliyor&lt;/em&gt;&lt;em&gt;!&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şaha kalkan Türk Sineması bu sezonda da olduğu gibi,yönetmenlerin gizli dünyalarına yelken açarak, geçen yılın tadı damağımızda kalan filmlerine yenilerini ekliyor.İzleyici nezdinde önemli yer edinen filmler hatırlarsanız,bol şekerli bir duyarlılıkla beyazperdenin taşlı yollarını arşınlayarak eleştirmenlerin ilgi odağı haline gelmişti.Popüler olma yolunda ilerleyip, Hollywood Sineması ile rekabete girmeye çalışan Türk filmlerinin çekimleri hali hazırda devam ederken;dağıtımcılar sinemacılara kesin bir tarih vermekte zorlanıyor.Neyse lafı fazla uzatmadan gelin hep beraber bu yıla damgasını vuracak olan filmleri yakın markaja alalım.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SÜT:&lt;/strong&gt; Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun birçok yerden ödül heykelciğini kaptığı, &lt;strong&gt;“Yusuf”&lt;/strong&gt; üçlemesinin ilk filmi olan Yumurta bağımsız olma özelliğini korurken, ele aldığı konusuyla tipik bir taşra hayatında yaşanan sorunları resmediyordu.Uzun plan sekanslarıyla ağırlığını ortaya koyan Yumurta yılın en çok konuşulan filmlerinden biri haline gelerek,destekleyen ve desteklemeyen tüm sinemaseverlerin en çok konuştuğu filmlerden biri oldu. Bu üçlemenin ikinci halkası olan Süt ile yeniden seyircilerin karşısına geçmeye hazırlanan Kaplanoğlu, bu filminde ana karakterin gençlik yıllarına gidiyor.Antalya Film Festival’inde izleyeceğimiz Süt’ün başrollerini ise Başak Köklükaya ile Melih Selçuk paylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜÇ MAYMUN: &lt;/strong&gt;Fransa-İtalya ortak yapımı olan ve yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği Üç Maymun Uzak ve İklimler’den sonra Cannes Film Festival’inde yarışma şansı bularak Nuri Bilge Ceylan’a En İyi Yönetmenlik Ödülü’nü getirdi.Ceylan ödülünü alırken &lt;strong&gt;“Bu ödülü birisine ithaf etmek istiyorum…Tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye…” &lt;/strong&gt;ifadesini kullandı.Çekimlerinin 2007 yazı ve sonbaharında İstanbul’un Yedikule semtinde gerçekleştirildiği filmin konusu kısaca şöyle: Yaklaşan genel seçimlerde bir muhalefet partisinden aday olan işadamı Servet (Ercan Kesal), ıssız mı ıssız bir yolda giderken ölümle sonuçlanan trafik kazasının suçunu üzerine almamak için, o sırada araçta bulunmayan şöförü Eyüp’e (Yavuz Bingöl) para vererek kendisinin yerine hapse girmesini ister.Seçimde kaybeden Servet hapisteki Eyüp’ün karısı Hacer(Hatice Arslan) ile ilişki kurar.Hacer’in durumunu fark eden oğlu İsmail(Ahmet Rıfat Şungar) olanların farkına varır.İsmail ailesinin namusunu kurtarmak için Servet’i öldürünce Eyüp onun hapse girmesini önlemek için kendince bir plan yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;A.R.O.G:&lt;/strong&gt; Cem Yılmaz’ın yazıp yönettiği G.O.R.A’nın devam niteliğinde olacağı tahmin edilen A.R.O.G, Yontma Taş Devri’ni konu alıyor.Oldukça kanlı sahnelere sahip olan A.R.O.G’un kadrosunda yer alan oyuncular:Cem Yılmaz,Özge Özberk.Ozan Güven,Hasan Kaçan ve Nil Karaibrahimgil.Önemli bir detayı aktarmakta fayda var.Fida filmin üstlendiği A.R.O.G,G.O.R.A’nın tersten yazılmış hali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ALİ’NİN SEKİZ GÜNÜ:&lt;/strong&gt; Yönetmen Cemal Şan’ın aşk üçlemesinin ilk filmi olan Zeynep’in Sekiz günü ve başrollerini Fırat Tanış,Serdar Orçin ve Nesrin Cevazade paylaştığı Ali’nin Sekiz Günü; yalnızlık,çaresizlik,tutku ve öfkeyi ön plana çıkararak, bir erkeğin sekiz gün içinde yaşadıklarını konu alıyor. Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre yönetmen Cemal Şan &lt;strong&gt;“kalp”, “akıl”&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;“ruh”&lt;/strong&gt; sözcüklerini  ile ilgili olan 3 filmle birlikte aşk üçlemesini tamamlayacak Üçlemenin sonuncusu ise Dilber’in Sekiz günü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HAYAT VAR:&lt;/strong&gt; Beş Vakit ile En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Reha Erdem’in  çektiği ve Elit İşcan, Erdal Beşikçioğlu ve Levend Yılmaz’ın rol aldığı film, bu sezonun merakla beklenenlerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;OSMANLI CUMHURİYETİ:&lt;/strong&gt; Osmanlı Cumhuriyeti adlı film, Eğer Atatürk olmasaydı Türkiye ne durumda olurdu….sorusunun  cevabını vererek, epik-komedi türünde bir yapımla izleyicinin karşısına çıkıyor.Sözde &lt;strong&gt;“Amerikan Mandası”&lt;/strong&gt; altına giren Osmanlı’nın geçmişine atıfta bulunan filmin yazar-yönetmeni olan Gani Müjde,komedyen Ata Demirer ve Vildan Atasever’i başrol koltuğuna oturtuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NOKTA:&lt;/strong&gt; İstanbul Film Festivali’nde Derviş Zaim’e En İyi Yönetmen ödülü kazandırarak Hat sanatını en ince ayrıntısına kadar işleyen Nokta filmi, Zaim’in,tarihin; zamana ve mekana kattığı oynaklıktan ilham almasına neden olmuş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;VİCDAN:&lt;/strong&gt; Yönetmenliğini Erden Kıral’ın yaptığı film; birbiriyle iç içe geçmiş üç insan üzerine odaklanarak,karısının en yakın arkadaşına aşık olan ve iki kadın arasında kalan bir adamın hikayesini konu alıyor.Tamamiyle  &lt;strong&gt;“doğaçlama” &lt;/strong&gt;mantığıyla çekilen filmin yapay olmasını engellemek isteyen yönetmen Kıral, oyunculara zor görevler yükleyerek şu sözden yola çıkmış.&lt;strong&gt;”Vicdan, kötülüklerin ortadan kalkmasına yetmiyor.Koşulların değişmesi gerekiyor.”&lt;/strong&gt; İzmir'de çekilen filmin oyuncuları Nurgül Yeşilçay, Murat Han ve Tülin Özen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DEVRİM ARABALARI:&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;“Benzini bitti diye yolda kalan araba”&lt;/strong&gt; yaftasıyla unutulan devrimin bilinen ve bilinmeyen yönlerinin anlatılacağı Devrim Arabaları filminin gerçek yaşamdan esinlenerek oldukça dramatik,yürek burkan ve zaman zaman güldüren bir yapım olduğu iddia ediliyor.Aslında film, 4 Temmuz’da aslına uygun olarak özel dökümlerle yeniden üretildiği 1960’ların politikasını yansıtarak,her istediğini kolayca elde eden nesillere idealist zihniyeti zerk edecek. Gelelim filmin amacına uygun olarak seçilen ismine&lt;strong&gt;:”Devrim Arabaları” &lt;/strong&gt;Cumhuriyetin ilk kuşak insanlarının devrimlere olan inançları ve genç Cumhuriyet’e karşı vefa hisleriyle dolu oldukları teknolojik bir devrimdir.Beykoz’daki kundura fabrikasında çekilen filmin başrollerini paylaşan isimler ise şu şekilde yer alıyor: Taner Birsel, Halit Ergenç, Vahide Gördüm, Serhat Tutumluer, Ali Düşenkalkar, Selçuk Yöntem ve Uğur Polat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AŞK TUTULMASI:&lt;/strong&gt; Murat Şeker bu kez romantik komedi tarzında çıkıyor karşımıza. Film aşka inanmayan koyu bir Fenerbahçe taraftarının; şartlar ne olursa olsun bir kıza yürekten bağlılığını anlatıyor. Fahriye Evcen ve Tolgahan Sayışman’ın oynadığı Aşk Tutulması, izleyenlerin hoşça vakit geçirmesini sağlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SONBAHAR:&lt;/strong&gt; Özcan Alper’in yazıp yönettiği,yapımcılığını Serkan Acar’ın üstlendiği Sonbahar, bu yıl 32.si düzenlenecek olan festivalin &lt;strong&gt;“Dünya Sinemasına Bakış”&lt;/strong&gt; bölümünde gösterilecek.Başrollerinde Onur Saylak ve Megi Koboladze’nin yer aldığı film, ciğerleri iflas eden bir mahkumun Karadeniz’deki sayılı günlerini anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AYAKTA KAL: &lt;/strong&gt;Adnan Güler’in yönettiği ve Mehmet Aslan,Oğuzhan Yıldız,Sinem Kobal ile Irmak Ünal’ın oynadığı Ayakta Kal,Devlet Lisesinde okuyan öğrenciler ile Özel Lise’de okuyan öğrenciler arasındaki sınıf farklılığını dile getirirken;;zenginliğin ve fakirliğin kombinasyonundan doğan sorunlar; adeta eski Türk filmlerinde olduğu gibi müthiş bir mizahi dille aktarılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TATİL KİTABI:&lt;/strong&gt; 2004 yılında çektiği Apartman adlı kısa filmiyle pek çok ödül alan Seyfi Teoman’ın ,Tatil Kitabı’nda;Silifke’de yaşayan insanların sıradan öyküleri ve çocukluktan yetişkinliğe geçerkenki sıkıntıları aktarılırken;yaz boyunca limonculuk yapan bir ailenin başından geçenler ise ailenin en ufak ferdi tarafından anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SON BULUŞMA:&lt;/strong&gt; Selamsız Bandosu’nun yazar- yönetmeni Nesli Çölgeçen uzun bir aradan sonra çektiği Son Buluşma ile yeniden seyircisiyle kucaklaşacak.İstiklâl Savaşında yaşananların ekseriyetle anlatıldığı Son Buluşma,yönetmen Nesli Çölgeçen’in savaş mağduru olan gazilerin hayat hikayesinden derleyip toparladığı belgesel ağırlıklı bir film.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PANDORANIN KUTUSU:&lt;/strong&gt; Yeşim Ustaoğlu’nun kendi iç dünyasına kapanarak çektiği filmde Derya Alabora başrolde oynuyor.Sinema Dünyasının Önemli Festivallerinden biri haline gelen ve İspanya'nın Bask Bölgesinde düzenlenen San Sebastian Uluslararası Film Festivali'nin &lt;strong&gt;"Altın İstiridye"&lt;/strong&gt; adlı ödül kategorisi için yarışacak olan Pandora’nın Kutusu ülkemizi temsil edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÇINGIRAKLI TOP:&lt;/strong&gt; Film; görme özürlülerden oluşan bir futbol takımının her ne pahasına olursa olsun Atina’daki yarışa katılmak için verdikleri mücadeleyi konu alıyor.Filmin başlıca oyuncuları:Burak Onal, İpek Özkök, Zihni Göktay, Erkan Taşdöven ve Soydan Soydaş &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GÖKTEN BİR ELMA DÜŞTÜ:&lt;/strong&gt; Reşit Çelikezer’in ilk uzun metrajlı filmi olan Gökten Üç Elma Düştü,Kültür Bakanlığı’nın da  katkılarıyla İstanbul’da Hd formatında çekildi.Filmin başrollerinde Köksal Engür,Bennu Yıldırımlar,İsmail Hacıoğlu ve Şebnem Köstem oynuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GÖLGESİZLER:&lt;/strong&gt; Geçmiş sezonun en ünlü dizilerinden biri olan Sağır Oda’nın senaristi olan Hakan Karahan, Hasan Ali Toptaş'ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'nü alan &lt;strong&gt;'Gölgesizler'&lt;/strong&gt; adlı kitabını kaleme alarak bir ilke imza atıyor.Yönetmen koltuğunda ise Ümit Ünal var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GÖLGE: &lt;/strong&gt;Müzisyen, ressam ve yönetmen Mehmet Güreli'nin uzun zamandır beklenen ilk uzun metrajlı filmi olan Gölge, Türk edebiyatının önemli yazarlarından Peyami Safa'nın intihar, şüphe, kıskançlık, dostluk ve aşk hakkındaki, kara film bahçelerini binlerce defa arşınlamış&lt;strong&gt;."Selma ve Gölgesi"&lt;/strong&gt; romanından uyarlanan yapım, esrarengiz bir kadının başından geçenleri konu alıyor.Filmin oyuncuları arasında yer alan isimler: Görkem Yeltan , Kaan Çakır ve Serkan Ercan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SUPER AJAN K9:&lt;/strong&gt; Yönetmenliğini Bülent İşbilen’in üstlendiği,senaryosunu Duygu Gelbal’ın yazdığı Süper Ajan K9, 2,5 milyon dolarlık bütçesiyle Türkiye’nin en pahalı yapımları arasında sayılan filmin, başrolleri arasında Melih Ekener,Cengiz Küçükayvaz,Didem Erol,Züleyha Karyağdı,Salih Kalyon,Erdal Tosun,Atilla Sarıhan ve Burak öncü yer alıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-2510103063907024765?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/2510103063907024765/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=2510103063907024765' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2510103063907024765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2510103063907024765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/09/trk-sinemasi-kuai.html' title='TÜRK SİNEMASI KUŞAĞI'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-5148948420396594774</id><published>2008-09-01T01:24:00.001+03:00</published><updated>2008-09-01T01:29:39.969+03:00</updated><title type='text'>FLİGHT PLAN</title><content type='html'>&lt;strong&gt;KAMERA ARKASI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Biri, uğruna yaşadığınız herşeyi elinizden alırsa…geri almak için ne kadar ileri gidersiniz? Sorusunun cevabı Jodie Foster’ın oynadığı Flight Plan’de saklı. Bu filmin hangi şartlar altında,ne kadar bütçeyle ve hangi kamera açılarıyla çekildiğini merak ediyorsanız bütün bu bilgileri sizin için topladık. Gelin hep beraber Flight Plan’ın kamera arkasına doğru yolculuk yapalım.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapım aşaması… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hikayenin ortaya çıkış amacı oldukça enteresan.Yakından inceleyelim. Bir varmış bir yokmuş Los Angeles Havaalanı güvenliğinde çalışan bir adamın oğlu uçaktayken kaybolmuş. Sonra ne mi olmuş? Çocuğu teröristler kaçırmış. Senarist Peter A. Dowling bu hikayenin mizansenini olması gerektiği gibi kurgularken, yapımcılara göre asıl önemli olan, çocuğun teroristlerce kaçırılması değil, bir annenin dramatik ve travmatik anlarına haiz olmakmış. Baba karakterini anne karakteri ile yer değiştiren Dowling, Jodie Foster gibi usta bir oyuncudan yana oyunu kullanarak senaryoyu Foster’a göre uyarlamış. Role Foster’ı oturtmak ise yapılan en doğru tercihlerden biri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Post Production… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yapım aşaması bu şekilde ortaya çıkmış çıkmasına ama Post Production aşaması ise Flight Plan’i bir hayli zorlamış. &lt;strong&gt;"Fazla merak cildi bozar’’&lt;/strong&gt; diyerek dönüyoruz yazımıza. &lt;strong&gt;"Gerilmesi gereken anlarda germek, hızlı gitmeniz gerektiği yerde hızlı gitmek"&lt;/strong&gt; mantığından yola çıkan ekip özellikle ağır hız kazanan filmlerde sesin çok önemli olduğunu öne sürmüşler. Efektler müziğin bir parçası haline gelerek, flmin gerilimini kulağımızdan yüreklerimize doğru yükseltmişler. Bu nedenden dolayı müzikler için sıra dışı tonlar aranarak Bali’deki orkestralarda kullanılan çalgıların filme adaptasyonu sağlanmış. Bunlar: hazırlanmış piyano,telli,vurmalı ve üflemeli çalgılar. Örnek verecek olursak close-up çekimler eşliğinde Foster’ın kafasının içinde yaşadığı karmaşayı hissetmemek olanak dışı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Visual Effects... &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Geldik işin en zor kısmı olan görsel efektlere. Flight Plan için Storyboardlar çizilip arka arkaya konularak hareketli görüntüler elde edilmiş. İnandırıcı olması için uçağın pozisyonuna göre renk efektleri belirlenerek sahnelerin daha realistik olması için böyle bir hileye başvurmuşlar. Yoksa siz de benim gibi uçağı sahici sananlardan mısınız? 747 model bir uçağın taslağına göre maket uçak yaratan görsel efektçiler filmin sonlarına doğru yaşanan patlama sahnesini oluşturmak için alev makinalarından yararlanmışlar. Kaseti geriye doğru sardığınızda ise dağılmış parçalar,cam ve alevlerin seyirciye doğru geldiği izlenimini yaratıyor adeta. Tıpkı slow-motion tekniğinde olduğu gibi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-5148948420396594774?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/5148948420396594774/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=5148948420396594774' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5148948420396594774'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5148948420396594774'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/09/flight-plan.html' title='FLİGHT PLAN'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-8209817050832664428</id><published>2008-09-01T01:15:00.001+03:00</published><updated>2008-09-01T01:20:54.671+03:00</updated><title type='text'>CASH</title><content type='html'>&lt;strong&gt;‘’Cash’’&lt;/strong&gt;: Beyazperdedeki &lt;strong&gt;‘’Sleuth’’ &lt;/strong&gt;rüzgarı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;2008 yılının en çok konuşulan filmlerinden biri olan ‘’Ölümcül Oyun’’un en büyük özelliği iki karakter arasında geçen kedi-fare oyunuydu.Kaybetmemenin kurallarını en ince ayrıntısına kadar anlatan ‘’Ölümcül Oyun’’,  Shakespeare’in ‘’Kazanmak sonsuza kadar değildir’’ özlü sözünü ‘’Kazanmak sonsuza kadardır’’ şeklinde bozguna uğratarak ‘’Cash’’ adlı Fransız filminin yapımına istemeden de olsa, ön ayak oluyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Menfaat uğruna birbirini kandıran insanlarla aynı havayı soluyarak,onların dünyasında yaşamanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliyoruz.Yine de, bu entrikaların tekrar tekrar filmlere konu olması kör göze parmak misali…Hem de birçok muadilleri varken.Tipik bir Fransız filmi olan Cash’de para uğruna düşman haline gelen karakterlerin macerasını izlerken,çok sayıda anlamsızlıkların bir araya gelmesi, çuvallamaya müsait bir ortam oluşturuyor.Bu ortamda,meydana gelen tüm olayların içinde, kendi mıntıkasında yol alan Cash ‘&lt;strong&gt;’ben her şeyin en iyisini bilirim’’&lt;/strong&gt; edasıyla, diğer Fransız ve Hollywood filmlerine meydan okuyor sanki.Kendince birçok yeniliği bünyesinde barındırarak çizgiyi aşan Cash’in tıpkı aşurenin yapımında olduğu gibi,içine her bulduğunu yerleştirmesi(gereksiz karakterler,renk dokuları,filtreler,kesmeler) pek akıl kârı değil.Kaldı ki bu öğelerin &lt;strong&gt;‘’nakarat’’ &lt;/strong&gt;halinde,film boyunca karşımıza çıkması,görsel içeriğin zarar görmesine neden olabilir.Buna ek olarak uzun plan çekimlerinin rayına oturmamasına karşın;filmin faturasını seyircilere kesen yönetmen Eric Besnard, piyangodaki büyük ikramiyeyi cebe indiremediğinin üzüntüsünü yaşarken, bizler de sinemada geçireceğimiz yüz dakikanın hesabını yapıyoruz.Nitekim,fiyasko demeye gönlümüz el vermiyor olsa bile ,seyircileri beyazperdede tutabilmek için sürekli &lt;strong&gt;‘’flaş’’ &lt;/strong&gt;altyazısı geçen bir haber bültenine dönüşmesi bile, filmin tek artılarından biri  olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özentinin kralı Cash&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının başında da değindiğim gibi, her bulduğu öğeyi Cash’in içine yerleştirmeyi uygun gören yönetmen, dizilerde kullanılan kurgu tekniklerini(wiper,iris ve splint screen) aynı sahne üzerinde kullanarak onların harmanlanmasından doğan bir görüntü elde etmiş adeta. Kurgudan konu açılmışken devam edelim. Donan karelere bölünmüş olan sahnelerde kullanılan Splint Screen oldukça gereksiz bir açı yaratırken,ağır çekimler ise filmin akışını bozan bir niteliğe sahip.Örnek verecek olursak Quentin Tarantino filmlerinde-özellikle Kill Bill-kullanılan bir teknik olan Splint Screen filme ayrı bir retro havası katarken;eski dövüş filmlerine de atıfta bulunmayı ihmal etmiyor.İyi de bu filmle alakası nedir? Dediğinizi duyar gibiyim…Hiçbir alakası yok.Retro beklentisi olanlar şimdiden hiç heveslenmesin.Çünkü tüm kriterleri ele aldığımızda dillere destan olan karmaşık yapısıyla,hangi noktada durmak istediğini bilmeyen bir yapımla karşı karşıyayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3 act kuralı bile yok...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris’in en elit dolandırıcılarından biri olan Cash(Jean Dujardin), kalpazanlık işlerini yürütmektedir.Cash’in en büyük amacı büyük bir elmas soygununu gerçekleştirmektir.Ölümcül Oyun adlı yapımda da Milo’nun (Jude Law), Andew (Michael Caine) ‘un elmaslarını çalabilmek için kıyasıya mücadeleye girdiğini hatırlatalım.Filmin asıl kilit noktası olan Maxime(Jean Reno) dolandırıcılığı bir meslek haline getirerek, kendisine suç ortağı olan kadınları ise kendi kozu için kullanmaktadır.Gerisi malum işte;arap saçı... Nerede o Jean Reno’nun &lt;strong&gt;‘’Leon’’&lt;/strong&gt;u .Ölümcül Oyun ve Cash arasındaki benzerlik mevzubahis olunca; sadakatsizliğin,hırsın,yalancılığın ve düzenbazlığın sınırlarını aşarak kazanmanın kurallarını en ince ayrıntısına göre işleyen bu kardeş yapımlar kötücül karakterleri hikayenin tepe noktasına oturtuyorlar.Lakin Cash’in Sleuth’dan farkı; ise kadronun gereksiz kalabalık oluşu.Bunun yanı sıra giriş,gelişme ve sonuç sırasına göre ilerlemeyen Cash haliyle kazanmanın savaşını verirken, kaybeden taraf oluyor.Kazanan kim peki? Orası tartışılır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıssadan hisse;kendi hikâyesinin içinde boğularak gediklerinden mustarip olan Cash’e iyi şanslar dilemekten başka çözüm yolu göremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kimler izlemeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Vaktini sinemada geçirmek isteyenler&lt;br /&gt;•Karmaşadan her daim hoşlananlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kimler izlememeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;                 &lt;br /&gt;•Absürd yaklaşıma karşı olanlar&lt;br /&gt;•Fransız filmlerine Fransız kalanlar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-8209817050832664428?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/8209817050832664428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=8209817050832664428' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/8209817050832664428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/8209817050832664428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/09/cash.html' title='CASH'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-4369659123767013034</id><published>2008-09-01T00:59:00.003+03:00</published><updated>2008-09-01T01:12:51.397+03:00</updated><title type='text'>CLOSİNG THE RİNG</title><content type='html'>&lt;strong&gt;“Closing The Ring” &lt;/strong&gt;: Savaş kokan yıllar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dramatik savaş filmlerinin retrospektifinden baktığımızda, insanın içini burkan,gözyaşılarımızın akmasına neden olan Pearl Harbor,Corelli’s Mandolin,The Life of Death of Colonel Climp ve La Vita e Bela gibi yapımlar yaşanan tüm acı olayları beyazperdeye taşıyarak; o yılların yasını tutmamıza neden olmuştur.Bu filmlere akraba olma niteliği taşıyan Closing The Ring ise yılın merakla beklenenlerinden…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar Kuzey İrlanda’nın Belfast şehrinde öğrenci olarak hayatını sürdüren yakışıklı bir genç yaşarmış.Pilot olmayı düşleyen bu genç, askeri Havva Üssü Birliği’ne katılarak orduda çalışmaya başlamış.Fakat bu pilotun çok ama çok zayıf bir yanı varmış.Aşık olduğunda dünya ile olan ilişkileri kesilirmiş.Ardından güzel mi güzel,alımlı mı alımlı bir kıza vurulmuş.Hem de İkinci Dünya Savaşı süregiderken… Genç kız ise her daim uçmayı arzulayanlardanmış. Tıpkı pilotlar gibi…Genç adam, aşık olduğu bu kıza isimlerinin baş harflerinin yazılı olduğu altın bir yüzük hediye ederek evlenme teklifinde bulunmuş.Malum o yılların zorluklarına rağmen bu iki gencin arasında yaşananlar dillere destanmış.Ta ki, genç pilot vatanı uğruna ölmeyi kabul edene dek…Birbirlerine karşı hiç ölmeyen bir sevgi besleyen bu ikili herşeyi göze alarak evlenmeye karar vermişler.Yüzüğü eşine takdim eden genç kız, savaşa giderken yüzüğün uğur getirmesini temenni ederek aralarındaki bağlılığın ve sadâkâtin güçlü bir sembol haline gelmesini sağlamış.Aradan koskoca 50 yıl geçmiş, ne arayan ne de soran varmış.Yüzükle beraber genç de ortadan kaybolmuş. Söz gelimi, bu masalın atardamarını oluşturarak Closing The Ring filmine adını veren  altın “yüzük” tüm kapanmış yaraların kanamasına neden olan bir metaforken, konum değiştirerek daha da önemli bir etken haline gelir.Ufacık bir yüzük parçasının dağıtıcı bir güç haline gelmesini vurgulayan Closing The Ring, Kâh özlemin kâh hüznün harmanlanmasından oluşan bir duygu bütünlüğünde,İkinci Dünya Savaşının en buhranlı anlarına ayna tutarak savaş ve aşkın birbirine kenetlenmesiyle ortaya çıkan olayların dramatik yönlerini su yüzüne çıkartarak, seyircilere önemli bir soru soruyor: &lt;strong&gt;Geçmişi unutmak mı…yoksa geçmişle beraber yaşamak mı?&lt;/strong&gt; Film boyunca bu sorunun yanıtını ararken &lt;strong&gt;“flashback”&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;“flashforward” &lt;/strong&gt;tekniğinin profesyonelce olan kullanımı sayesinde kafamızda belirli imgeler oluşur. Mevzubahis olan bu imgeler sürekli yer değiştirerek,hafızamızın unutulmuş bölgelerine kilitlenmiş olayların, gün ışığına çıkmasına neden olan etmenlerden biridir.Bu bağlamda, mistik bir atmosfer yakalayan yönetmen Richard Attenborough geçmişle günümüz arasında bir köprü kurar adeta. Bunu iki şekilde açıklayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi…Kamerasını Mary Ann’ ve eşi Teddy Gordon’un &lt;br /&gt;elli yıl önceki haline doğrultan yönetmen Attenborough’un kurduğu mizansende;çiftin beraber uyudukları resmedilir,bir diğer taraftan sahneler arası ani kesmeler yaparak smash cut tekniğini kullanan Attenborough, Mary Ann’in elli yıl sonraki haline yeniden kamerasını doğrultuğunda ise karakterin yalnızlığını ve perişanlığını görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi…Faşizm baskısı yüzünden İkinci Dünya Savaşının patlak verdiği yıllardaki karakterlerin geçirdiği travmatik sarsıntılar ve daha niceleri,sarılamayan yaraların fitilini ateşlerken bir diğer yandan film boyunca yansıtan motifler(eski tarz uçaklar,elbiseler,arabalar) filmin ana hatlarını belirleyici bir unsur haline gelerek, &lt;strong&gt;“flasforword”&lt;/strong&gt; yapan kamera hareketi geleceğin vaat ettiği şartlara şapka çıkartır.Böylece iki dönem arasındaki fark aynı pota üzerinde erimeye başlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Standartlarını zorlayan bir film…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Closing The Ring’in  zamansal sıçramaları biçimsel bir deneyden çok Mary Ann ve Teddy Gordon karakterlerini daha iyi işlemek ve olay örgüsünü kendi kozasına çekmek için yapılmış bir tercihtir.Kaldı ki, Mary Ann’in kızını (Neve Campbell) ve Teddy’nin pilot arkadaşını canlandıran Jack’in(Christopher Plummer) de katkılarını hesaba katarsak…&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra ötekilik etkisi yaratmaya çalışan senarist Peter Woodward, aşk kokan diyalogların derinliklerine sızmayı ve satır aralarını seyirciye geçirmeyi ustaca kullanırken, yönetmen Attenborough ise geniş ekran kadrajıyla hikayenin görsel karşılıklarını -özellikle mekan kullanımıyla- dört dörtlük olarak karşılaması ise takdire şayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim film boyunca seyircilere göz kırpan önemli bir detaya…&lt;br /&gt;Yazının girizgâhında aktardığımız masalda Mary Ann’in uçma sevdası ile Closing The Ring’in elzem ya da diğer bir deyişle vazgeçilmez parçası haline gelen kuş arasında inanılmaz bir benzerlik var.Kuşun yerine kendini koyan Mary Ann gerçekten uçamasa da hayali olarak uçabilmektedir.Mary Ann’in bu konudaki teziyse şöyleydi: “&lt;strong&gt;Uçan kuş özgürdür,tıpkı benim gibi…Bazen o kuşa bakarak kaybedilen değerlerin yerde değil gökte olduğunu anlarım.Çünkü sürekli o kişinin hayalini kurarım,o hep kalbimdedir.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söze dayanarak, son tahlilde, İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki  insanlığın oldukça barbarlaşmış olduğunu,koşulların günümüzde gibi olmadığını ve bizi sarıp sarmalayan o vahşi sistemi yaratanların da bizler olduğunu vurgulayan Closing The Ring amacına ulaşan bir yapım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kimler İzlemeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Geçmişin sırlarıyla yaşayarak,onları sürekli hatırlayanlar&lt;br /&gt;•Savaş ve aşkın güçlü yanlarını bir arada görmek isteyenler&lt;br /&gt;•Dramatik anların esiri olarak duygu yüklü filmleri kaçırmaya niyeti &lt;br /&gt; olmayanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kimler İzlememeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Ağlamayı göze alamayanlar &lt;br /&gt;•Yüreğinin derinliklerinde yaşanan kötü anıları su yüzüne&lt;br /&gt; çıkarmak istemeyenler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-4369659123767013034?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/4369659123767013034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=4369659123767013034' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/4369659123767013034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/4369659123767013034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/09/closing-ring.html' title='CLOSİNG THE RİNG'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-5812439519761175081</id><published>2008-08-12T23:14:00.000+03:00</published><updated>2008-08-12T23:15:56.804+03:00</updated><title type='text'>THE MUMMY 3</title><content type='html'>YAKINDAN BAKIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-CGI teknolojisinin ön plana çıktığı&lt;br /&gt;Mummy 3 için toplam 1000 tane&lt;br /&gt;görsel efekt kullanılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eğer Rachel Weisz bu filmde oynarsa&lt;br /&gt;yönetmen Rob Cohen projede yer&lt;br /&gt;almak istemediğini belirtmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mummy 3 filminin başrol oyuncusu&lt;br /&gt;Brandon Fraser’ın Jules Verne’nin&lt;br /&gt;ölümsüz başyapıtı olan Journey to&lt;br /&gt;the Center of the Earth adlı yapımda&lt;br /&gt;yer aldığını hatırlatalım.&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sınıfta kaldı!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte heyecan ve macera tutkunlarının yeni adresi:The Mummy:The Tomb of the Dragon Emperor.(macera filmi mi…komedi mi…emin değiliz) Aman dikkat Mumya geliyor kaçın! diye haykıran o kulak tırmalayan sesi duyan yok mu? Yeterince korkutmadı mı yoksa…Serinin devam filmi olan Mummy: The Tomb of the Dragon(yazması uzun olduğu için Mummy 3 diyeceğim) 6 yıl sonra beyazperdenin yollarını arşınlayıp seyircisine kavuşmuşken ;seyircilerin ise yapımcılara sormak istediği bir soru var.’’Neden bu kadar geciktiniz? ‘’ cevap: Yönetmen koltuğuna Rob Cohen’in oturması dolayısıyla,bizi yeterince tatmin etmeyen bu cevaptan sonra çıkardığımız sonuç ,Mummy 3 filminin heyecan ve maceradan yoksun oluşu. Neyse lafı fazla uzatmadan devam edelim.Aradan uzun zaman geçmiştir.Rick O’Connell(Brandon Fraser) ve Evely O’Connell(Mario Bello) çifti işlerini bırakmış sakince bir hayat sürmektedir, ta ki son kez göreve çağrılana dek…Onları yepyeni bir serüven beklemektedir.Bu serüvenin kilit noktasını oluşturan kişi ise Connell’ların büyümüş olan oğlu Alex’tir.Connell’ların dünyası oldukça karışıktır;tüm aile mevzubahis olunca ilişkilerin günden güne dejenere olduğuna tanık oluruz;bu da çeşitli olaylara neden olur, ve ‘’aksiyon’’ yerini alaylı bir‘’komedi’’ye bırakır.Komediyi şu an cebimize koyalım.Mummy 3 ille de aksiyon beklentisi olanlara zehir gibi gelebilir.Ben de dahil olmak üzere…Çok karanlık bir tablo mu oldu? Öyle.Bununla ilintili olarak Gore tarzı korku filmlerini örnek gösterirsek, onlar bizleri korkutmak yerine kahkaha tufanının içine yerleştirir.Tıpkı Mummy 3 de olduğu gibi.Parantez açmak mecburi.Filmde o kadar kanlı sahneler olmamasına rağmen yine de yukarıda bahis ettiğim türle bağdaşan bir benzerlik söz konusu. Serinin ilk filmi Mummy ve ikinci filmi olan Mummy Returns’daki  koltuğa mıhlatan sahnelerin de olmadığını hatırlatalım.Figuratif bir norma bağlandığında yönetmen Rob Cohen eski yönetmen  Stephen Sommers’ın mantığını hiçe sayıp kendi bildiğini okuyarak-buna Brandon Fraser’ın karısını canlandıran Rachel Weisz’in ekibe dahil edilmemesini de katarsak-tamamiyle farklı bir iskeletin içine yedirdiği olgular ister istemez türe bakış açısını baltalar nitelikte.Çünkü abartılı görsellere sırtını dayayarak eksilerinin artılarına baskın çıktığı bir atmosferde, ‘’kitsch’’ olgusuna doğru kucak açan Mummy senaryoda gedik verdiği alt metinlerin yavanlığıyla sınıfta kalmayı başarıyor adeta.Lüzümsuz koşturmacalı sahneler,gereksiz öne çıkan detaylar filmi kotarmaya yetmiyor belki ama,ekibe bu filmle dahil olan, karakter Emperor Han’ı canlandıran dövüş ustası Jet Li, başlı başına hikayenin atardamarını oluşturan kötü adamı, filmin asıl kurtarıcısı olabilir mi? Tartışılır. Yenilik yaratma edasıyla hikayenin anlamını beslemeye gayret eden görsel efektler mamülünü inşa eden sistem, sekanslar arasındaki geçişlerin durağanlığının da getirdiği bir önyargıyla filmin özünü ya da diğer bir deyişle ruhunu bozarcasına davranıyor. &lt;br /&gt;Katmer katmer katlanarak bulamaç haline dönüşen Mummy 3’ün belli bir zaman diliminde yer yer Indiana Jones’a karşı atıfta bulunduğunun her ne kadar farkına varsak bile uzaktan ya da yakınından geçemeyeceğini belirtmek isterim.Indiana Jones’un en belirgin özelliği,tarihin aydınlatılmamış yönlerine ışık tutarak,bizleri hem realistik hem de fantastik dünyanın içine hapsetmesidir.Mummy3’ün ise beyazperdenin adalet mahkemesinde bir suçlu olarak hüküm giymesi muhtemel! &lt;br /&gt;Netice itibariyle tarihsel(epik) mizansenlerin Mummy için olan tasarımı söz konusu olduğunda onu bir portre misali duvarınıza asabilirsiniz. Kaldı ki hikayedeki boş alanları doldurmak için verdiği mücadelede Connell’ların yaşantısına ayna tutması kör göze parmak misali… Lakin oyunculara diyecek lafım yok, Alex’in aşık olduğu Çin’li kızın annesini canlandıran Michelle Yeoh’un da hakkını yememek lazım.Bu demek değildir ki diğer oyuncuların hakkını çiğneyelim.Hepsi profesyonel olarak oyunlarını sergilemişler.Gelin görün ki flashbackler aracılığıyla bir retro gezintisine çıktığımızda Mummy ve Mummy Returns’un B tipi filmlerle A tipi filmlerin karışımından oluşması gayet orijinal bir fikirken; Mummy 3’ün bu konsepte uymaması biraz üzücü de olsa, seriyi takip edenler filmlerin arasındaki en az beş farkı görmek adına rahatça izleyebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Karar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görsel efekt festivalinin ön sırasında oturmak için&lt;br /&gt;film izlenebilir ama,Indiana Jones tarzı  bir yapım olmadığını&lt;br /&gt;da belirtmek gerek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-5812439519761175081?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/5812439519761175081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=5812439519761175081' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5812439519761175081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5812439519761175081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/08/mummy-3.html' title='THE MUMMY 3'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-47233566944250680</id><published>2008-08-12T23:05:00.001+03:00</published><updated>2008-08-12T23:11:41.980+03:00</updated><title type='text'>SELMA BLAİR</title><content type='html'>&lt;strong&gt;‘’Beyazperdenin kapılarını aralayan hiperaktif güzel’’&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waz filmiyle akıllarda durgunluk yaratan bir seri katili canlandırmış olan &lt;br /&gt;Selma Blair Hollywood’un yükselen değerlerinden…&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;1972 yılında Michigan’da doğan Blair’ın kısaca geçmişine göz attığımızda oldukça hiperaktif,adeta yerinde duramayan ve hop oturup hop kalkan bir aktris olmasına şaşırmamak lazım.Çünkü Blair çoktan oyunculuğu kafasına kazımış.Çocukluğunda bir Musevi okuluna atanan yıldız kısa bir süre sonra Cranbook Kingswood,Bloomfield Hills ve ardından Kalamazoo kolejine gider.Başarılı bir öğrenci olan Blair Michigan Üniversite’sinden burs alarak kalan eğitimini burada tamamlar.Oyunculuk sanatını konuşturmak için 1990’lı yıllarda küçük rollerde yer alarak beyazperdede kalıcı olduğunu ispatlar.Ilk büyük atılımını önemli bir sinema filmi olan&lt;br /&gt;Cruel Intentions ile gerçekleştiren hiperaktif yıldız,aynı yıl içerisinde sitcom tarzı Tv filmi olan Zoe,Duncan,Jack and Jane’da boy gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2000’li yıllar ise Blair için dönüm noktası olur…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001’de Legally Blonde,2004’de Meksika’lı yönetmen Guillermo del Toro’nun yönettiği Hellboy ve 2007’de Feast of Love’da Greg Kinner’ın karısı olan  Kathryn Smith karakterine hayat verir.2008’de vizyona girecek olan Hellboy 2:The Golden Army’de Liz Shermen karakterinde vücüt bulan Selma Blair için bu rolün önemi büyük.Guillermo del Toro gibi usta bir yönetmenle çalışmanın zorluğunu da hesaba katarsak,başrol oyuncusu olarak görücüye çıkmaya hazırlanan aktris için şans dilemekten başka çözüm yolu yok.&lt;br /&gt;İyi şanslar güzel Selma…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-47233566944250680?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/47233566944250680/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=47233566944250680' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/47233566944250680'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/47233566944250680'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/08/selma-blair.html' title='SELMA BLAİR'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-3871778204600697688</id><published>2008-07-30T00:15:00.001+03:00</published><updated>2008-07-30T00:18:57.137+03:00</updated><title type='text'>RAİDERS OF THE LOST ARK</title><content type='html'>&lt;strong&gt;KAMERA ARKASI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şapkasız çıkmam abi… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukardaki sözü söyleyen herhangi bir ünlü ya da herhangi bir kahraman tanıyor musunuz diye sorsam cevabınız ne olurdu…80’li yılların büyüsünü bozmadan, yepyeni bir çığır açan ve aynı zamanda &lt;strong&gt;‘’kamçılı kahraman’’ &lt;/strong&gt;olarak da bilinen Indiana Jones serileri açık ara farkla rakiplerini sollamıştı.Başarısının sırrı biraz da Steven Spielberg gibi bir yönetmen ve George Lucas gibi bir senaryo yazarına bağlı olsa gerek.George Lucas Indiana Jones’u tasarlarken bazı kriterlere göre tercih yapmış: kovboy şapkası(olmazsa olmazlardan)ve siyah deri ceket.Her nedense siyah deri ceket, uzun kollu bir gömlekle yer değiştirerek daha salaş &lt;br /&gt;bir görüntü elde edilmiş.Gelgelelim Raiders Of The Lost Ark’ın yapım aşamasına.Yakından incelediğimizde,bazı detayları görmezden gelmek olmaz değil mi? O halde Indiana Jones hakkında bilmediklerinizi aktaralım.İşin asıl ilginç tarafı Indiana Jones isminin ne şekilde ortaya çıktığı.George Lucas ilk olarak ismini Indiana(Lucas’ın köpeğinin ismi)ve soyadını Smith olarak tasarlamış.Steven Spielberg ise &lt;strong&gt;‘’Yapalım ama bir şeyi sevmedim’’&lt;/strong&gt;.Bu yüzden de Smith soyadı  Jones olarak değişmiş.Lucas’ın bir başka önerisi ise filmi eski moda hilelerle 20 milyon dolara mal etmek istemesiymiş.Ardından filmi Paramount ele almış.Parantez açalım Raiders Of The Lost Ark daha Post Production aşamasındayken minyatür bir set kurulup filmin patlama sahneleri hesaplanarak onlara bağlı olan öğelerin ana hatlarının hazırlanması ise 3 gün sürmüş.Devam edelim…80’li yıllarda bir film yapmanın ne kadar zor olduğunu düşündüğümüzde Philip Kaufman gibi bir yazarın senaryoyu daktiloda bile yazmayıp elle yazmasına ne demeli? Olucak iş değil…&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra başrol oyuncusu Harrison Ford’un filme başlamadan evvel kamçı dersleri alması da cabası…Harrison Ford’dan konu açılmışken,kendisinin başarısı beyazperdeye yansırken,tehlikeli sahneler için seçilen dublör Martin Grace’in de hakkını da yemeyelim.Deneysel set çalışmaları ve maketlerin yapıldığı Raiders Of The Lost Ark’ın çoğu sette yapılan efektlerle çekilmiş.Filmin atardamarını oluşturan sahneler büyük zorluklarla Mısır ve Tunus’ta(seyircilere karşı yapılan bir hiledir) çekilirken;set dışındaki restaurantlardan yemek yiyen oyunculardan bazılarının kolera hastalığına yakalanması şartların ne kadar ağır olduğunun bir göstergesi…Dahası yılan dolu bir sahne için toplam 7000 tane yılan temin edilirken;set ekibi yılanların Harrison Ford’a zarar vermelerini önlemek için onları görünmez bir camekanın içine yerleştirmişler.Tıpkı &lt;strong&gt;‘’paralel evren’’&lt;/strong&gt; i yansıtan filmlerde olduğu gibi…&lt;br /&gt;George Lucas, Raiders Of the Lost Ark’ın çekimlerine başlamadan önce Star Wars projesi için girişimlere başlamışken; Steven Spielberg kendisine yöneltilen  cazip fikri kabul ederek filmin alamet-i farikasını ortaya çıkarmış olsa gerek ki;filmin gişe yapmasının ardından kolları sıvayan George Lucas Temple Of Doom ve Indiana Jones And The Last Crusade ile seriyi tamamladıktan sonra 2008’de vizyona giren &lt;strong&gt;Indiana Jones And The Kingdom Of Crystal Skull&lt;/strong&gt; ile yeniden karşımıza çıktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-3871778204600697688?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/3871778204600697688/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=3871778204600697688' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/3871778204600697688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/3871778204600697688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/07/raiders-of-lost-ark.html' title='&lt;strong&gt;RAİDERS OF THE LOST ARK&lt;/strong&gt;'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-2531106913748041337</id><published>2008-07-30T00:10:00.001+03:00</published><updated>2008-07-30T00:12:23.399+03:00</updated><title type='text'>SAW 2</title><content type='html'>&lt;strong&gt;KAMERA ARKASI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;‘’Slasher’’ &lt;/strong&gt;türünün öncülerinden biri olan Saw 2, yeni bir sanal dünya yaratarak &lt;strong&gt;‘’korku’’ &lt;/strong&gt;nun insanlar üzerindeki kalıcı etkilerini ve buna bağlı olarak kişilerin geliştirdiği id ,ego ve süperego arasında yaşadığı tatminsizlikleri sahnelerken,&lt;strong&gt;’’psikoloji bilimi’’ &lt;/strong&gt;içinde değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuç aşikar.Hayata karşı tüm direncini yitirmiş sorunlu kişilerin(uyuşturucu bağımlıları,alkolikler,intihar eğiliminde olanlar) aynı platform üzerinde buluşmasıyla herşeyin bir oyun olduğuna inanan &lt;strong&gt;Jigsaw&lt;/strong&gt; karakteri Saw 2 filminin yapı taşını oluşturuyor.Bununla kalmayıp kendi kurallarını (kurbanların kendi kendilerini öldürmeleri) dikte etmeye çalışması da cabası.Parantez açarsak işkenceye maruz kalanlar ise yaşam mücadelesi veriyor.Kısaca Saw 2’nin konusundan bahsedelim.Zeki, ancak hastalıklı bir dehaya sahip olan Jigsaw,yeni süprizler peşinde…Tüm kanıtların rotasını Jigsaw’a doğru çevirmesiyle,yeni bir cinayetin keşfedilmesi üzerine dedektif Eric Matthews detaylı bir araştırma başlatır.Fakat Jigsaw’ın çok farklı bir planı vardır.Amacı,kendine ele verip Matthews’u tuzağa düşürmektir.Gelelim asıl konumuz olan.Saw 2’nin yapım aşamasına.Geniş bir çerçeveden  baktığımızda film basit bir kurguya sahip,düşük bütçeli ve tebdil-i mekan yaratmayan bir atmosfere sahip gibi görünse bile, şüphe götürmez bir gerçek var ki o da Saw 2’nin çok büyük emeklerle kotarılmış olduğu.Yönetmen &lt;strong&gt;Darren Lynn Bousman &lt;/strong&gt;seyircilerde inandırıcılık etkisini yaratmak için çeşitli hilelere başvurarak,profesyonel anlamda başarısını ortaya koyuyor.Haliyle hilelerin biraz daha farklı bir iskeletin içine yedirildiğini görüyoruz.Hikayenin anlamını beslemeye gayret eden görüntüleri oluşturan tuzak sahnelerden bazıları:baş kapanı,iğne kapanı,el kapanı ve fırın.En önemli tuzaklardan biri olan iğne kapanının hazırlanış aşamasını ele alalım.Toplam 4000 tane iğne bir çukura yerleştirildikten sonra içleri boşaltılır ve uçlarına yapıştırıcı sürülerek karakterin koluna batırılır.Bunun yanı sıra iğnelerin batırıldığı yerlere ise özel efektler uygulanır.Daha sonra ise silikon bir kol üreten yapımcılar,çeşitli makyaj teknikleriyle koldaki iğne izlerini kamufle ederek karaktere zerk edilişini yansıtmışlar. Saw 2 filminin(tüm seriler için geçerli) en büyük avantajı sahnelerin daha planlama aşamasındayken storyboard ile çizimi.Bunun yanı sıra fırın tuzağını hazırlarken digital ortamda CG tekniğini kullanan yapım ekibinin fırını yaratması 3 günlerini almış.Dahası Jigsaw’ın büründüğü karakteri beyazperdeye aktarmadan evvel,örnek bir model üretip gerçeğini oluşturmaları ise oldukça kolaylaşmış.Devam edelim…Saw ilk vizyona girdiği zaman yönetmen, James Wan’ken, kısa süre sonra el değiştirek yerini Darren Lynn Bousman almıştı.Tek ana düşünsel figüre bağlanan Saw 2 ‘de kanı ve vahşeti beyazperdede göstermekten çekinmeyen yönetmen,&lt;strong&gt;’’şiddet’’&lt;/strong&gt; içeren sekansları aşama aşama kaydedip biteviyelikten uzaklaştırarak devingen kurgu’ya dönüştürüyor.Eğer devam filmlerine alerjiniz yoksa, Saw hakkında söyleyecek son sözüm var.Yapımcıların en ince ayrıntısına kadar düşündüğü filmin  kurgusunun sırasıyla birbirini takip eden karelerden oluşması ise türünün ilk arketiplerinden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-2531106913748041337?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/2531106913748041337/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=2531106913748041337' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2531106913748041337'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2531106913748041337'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/07/saw.html' title='SAW 2'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-2699962584996627157</id><published>2008-07-30T00:00:00.002+03:00</published><updated>2008-07-30T00:06:56.394+03:00</updated><title type='text'>STARWARS</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Starwars 30.yılını kutluyor…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik sinemadan digital sinemaya doğru bir zaman yolculuğu yaptığımızı varsayarsak CGI(3D animasyon tekniği) teknolojilerinin öncülüğünde &lt;strong&gt;‘’dijital evren’’ &lt;/strong&gt;boyutuna geçmiş bir çok filmin mevcut olduğunu bilmeyenlerimiz yoktur diye düşünüyorum.Bunlardan bazıları &lt;strong&gt;Back to the future&lt;/strong&gt;,&lt;strong&gt;Event Horizon&lt;/strong&gt;,&lt;strong&gt;Stargate&lt;/strong&gt;,&lt;strong&gt;Time Tunnel&lt;/strong&gt;,&lt;strong&gt;Bill and Ted&lt;/strong&gt;,&lt;strong&gt;Star Wars &lt;/strong&gt;serileri.Gelelim asıl konumuza…&lt;br /&gt;Geçmişi geleceğe bağlayarak,sadece kendi galaksisini oluşturan Star Wars serilerine derinlemesine doğru daldığımızda &lt;strong&gt;‘’Expanded Universe’’ &lt;/strong&gt;tekniğinin ve bunun yanı sıra görsel efekt şöleninin günümüzün dijital sinemasına nasıl bir ivme kazandırdığından bahis edecek  olursak ortaya çıkan durum aşikar.Bilimsel açıdan incelendiğinde; evreni katlayıp boyut sıçraması yapabilmek için &lt;strong&gt;‘’kara delik’’ &lt;/strong&gt;geçidi keşfedildiğinde, &lt;br /&gt;hem dördüncü boyuta geçiş sağlanıyor hem de Star Wars gibi filmlerin ham maddesi çıkıyor.Dahası zamanın soyut bir kavram olmasından ötürü olarak meydana gelen &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;neden-sonuç &lt;/strong&gt;ilişkisini fantastik bir dünya ile harmanlanıp dijital etkiyi yaratmak da tam Star Wars’a göre.Geniş bir yelpazeye sahip Star Wars efsanesi olan bu kasedi geriye doğru sayacak olursak toplam 7 epizot olduğunu görüyoruz.Bu bölümler:&lt;strong&gt;Star Wars(1977), Star Wars: Episode V - The Empire Strikes Back(1980), Star Wars: Episode VI - Return of the Jedi(1983), Star Wars:Episode I - The Phantom Menace(1999), Star Wars: Eposide II - Attack of the Clones(2002), Wars Episode III: Revenge of the Sith(2005) ve Star Wars: The Clone Wars(2008) Toplam 11 bölümden oluşan Star Wars’ın 7 bölümü şu şekilde yer alıyor:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm 1 - Başlangıç&lt;/strong&gt; Evrenin Doğuşu ve canlıların gelişimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm 2 - Cumhuriyetin Doğuşu &lt;/strong&gt;Egemenliğe doğru atılan ilk adım,Jedi düzeninin kuruluşu ve Hyperdrive'ın keşfiyle galaksinin sınırlarının genişlemesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm 3 - Sith İmparatorluğu'nun Yükselişi ve Çöküşü &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İlk Sith Lordları’nın yükselişe geçmesi ve Daragon kardeşlerin aksiyon içerikli maceraları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm 4 - Sith Savaşı &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Qel-Drome Kardeşlerin maceraları ve Nomi Sunrider. &lt;br /&gt;Egemenliğin Exar Kun tarafından ele alınarak Sith İmparatorluğu ile savaşa girilmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm 5 - Genişleme Dönemi &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sulhun keşfedilmesi, nedeniyle;bir çok kültür uygarlığı aydınlık dönemine girerek &lt;br /&gt;yeni bir Sith düzeninin ortaya çıkmasını sağlar.Fakat aradan çok zaman geçmeden bu düzen bastırılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm 6 – Egemenliğin Çöküşü &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Egemenlik; iç çatışmalar, hırs ve çürüme yüzünden itibarını kaybederek güç kaybına uğrar.&lt;br /&gt;Yeniden doğan Sith düzeni, egemenliği ve Jedi'leri çökertmeyi planlarken, uzaklarda bir yerde Egemenliğin kurtarıcısı ya da felaketi olabilecek küçük bir çocuk büyümektedir...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm 7 - Karanlık Zamanlar (Yeni)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çağlar boyunca, Jedi Şövalyeleri geçmişlerindeki egemenlik döneminde,adalet ve&lt;br /&gt;sulhun temsilcileriydiler.&lt;br /&gt;(Karanlık zamanlardan önce, İmparatorluktan önce..."Obi Wan Kenobi")&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu filmleri bu kadar başarılı kılan ne? Sanıyorum ki filmlerin yaratıcısı olan yazar-yönetmen George Lucas belli bir karakterleri oluşturmadaki hedeflerini ortaya koyarken teknolojinin sınırlarını aşması oldukça yerinde olmakla birlikte kendi özel efekt firması ILM (Industrail Light &amp; Magic) ile model yaratık tasarlamaya başlamış.Bu karakterlerden bazıları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Darth vader&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah zırhı,pelerini ve uzun boylu oluşu nedeniyle ben her yere hükmederim dercesine bir profil çizerken aynı zamanda şeytani gücünü de yansıtıyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Obi Wan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnançlı ve mitolojik bir Jedi Şövalyesi olan Obi Wan Kenobi, galaksinin geleceğinin belirlenmesine yardımcı olan ve kendi iç dünyasından dolayı oldukça gelgitleri olan bir karakter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yoda &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhterem eski Jedi Üstadı Yoda, yaşamının son yıllarını Dagobah’da ki bataklıklarda saklanarak geçirir. Dokuz yüz yaşındaki Jedi üstadı, sekiz yüzyıl boyunca Jedi şövalyelerini yetiştirip sıkı bir eğitime alır, ve dahası Güç ile olan bağlantısı da çok kuvvetlidir. Son öğrencileri arasında, yeniçağın en önemli Jedi’ları Obi-Wan Kenobi ve Luke Skywalker bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılacak olursa 80’li yıllarda çekilen  Star Wars filmleri için ön-dijital görsel efekt ve seslerin belirlenmesi gerekiyordu.Yıldız Savaşları’nın Tunus’taki ve İngiltere’nin EMI stüdyolarında gerçekleşen çekimlerinde birtakım efekt problemleri yaşandığı için bu sorunu kısa bir süre içinde halleden Lucas, kendi kurduğu ILM sayesinde çok ciddi bir görevi üstlenmiş.Figuratif bir norma bağlandığında Star Wars serisinde kullanılan motif;tamamiyle efsanelerle ilintilidir.Filmin giriş cümlesi olan &lt;strong&gt;‘’Uzun bir zaman önce,çok çok uzak bir galakside&lt;/strong&gt;’’ lafı mitolojiye atıfta bulunur.Parantez açalım George Lucas’ın Star Wars için kafasında düşündüğü tema ise insanlığa baş kaldıran bir insanmış. Star Wars’un en önemli özelliklerinden birine parmak basarsak o da iştah kabartan müzikleridir.6 filmin müziği John Williams tarafından hazırlanarak böylece serinin en önemli şarkıları oluşturulmuş(&lt;strong&gt;Imperial March,Duel of the Fates&lt;/strong&gt;)&lt;br /&gt;2008’de gösterime girmeye hazırlanan serinin yedinci filmi olan &lt;strong&gt;Star Wars:The Clone Wars &lt;/strong&gt;yeni CGI tekniğiyle sevenleri ile buluşmaya hazırlanıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-2699962584996627157?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/2699962584996627157/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=2699962584996627157' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2699962584996627157'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2699962584996627157'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/07/starwars.html' title='&lt;strong&gt;STARWARS&lt;/strong&gt;'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-1104832309495541911</id><published>2008-07-29T23:53:00.000+03:00</published><updated>2008-07-29T23:55:33.790+03:00</updated><title type='text'>SALMA HAYEK</title><content type='html'>Esmer,uzun boylu,büyüleyici bir güzelliğe sahip olan Meksika’lı bir kadın oyuncu tanıyor musunuz?Tanımayanlarınız varsa bile,bu yazıyı okuduktan sonra yaşam hikayesini detaylı bir şekilde araştırmaya başlayacaklar.Neyse lafı fazla dolandırmadan devam edelim.Salma(Arapça’da barış ya da sakin anlamına gelir) Hayek 1966 yılının Ağustos ayında Meksika’da dünyaya gelir.Babası Lübnan’lı,annesi ise Meksikalı’dır.Aktrisin ilk sahne tozunu yutması Tv filmleriyle gerçekleşir.Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre Hayek 12 yaşındayken babasına şöyle demiş: &lt;strong&gt;"Eğer beni Amerika'daki bir okula yollamazsan burada hiçbir dersime çalışmam ve hiçbirini geçmem". &lt;/strong&gt;Bu sayede Hollywood filmlerinde rol almaya başlayan oyuncu ilk çıkışını,Antonio Banderas ile oynadığı &lt;strong&gt;"Desperado"&lt;/strong&gt; ile yapar.Genellikle aeteur yönetmen &lt;strong&gt;Robert Rodriguez &lt;/strong&gt;ile beraber çalışan oyuncu filmin gişe başarısından sonra, Desperado’nun devamı olarak beyazperdeye aktarılan &lt;strong&gt;"From Dusk Till Dawn"&lt;/strong&gt; ve ardından da &lt;strong&gt;The Faculty&lt;/strong&gt; ’de yer alır.Dünyanın en güzel 50 kadınından birisi olarak sayılan Salma Hayek nam salmaya devam ederken &lt;strong&gt;Wild Wild West&lt;/strong&gt;,&lt;strong&gt;Timecod&lt;/strong&gt;e ve bağımsız bir Amerikan yapımı olan&lt;strong&gt; Hotel &lt;/strong&gt;filminde rol alarak profesyonelliğe temelli olarak adımını atar.Hiç şüphesiz oyuncunun en önemli filmi olarak kabul edilen Frida, güzel oyuncunun dramatize ettiği Frida karakterine bürünmesiyle &lt;strong&gt;En İyi Kadın Oyuncu&lt;/strong&gt; Oscar’ına aday gösterilir.Bu da başarılı olduğunu ispatlaması için eline geçen en büyük imkanlardan biridir.Parantez açalım güzel yıldız İspanyolca,Arapça ve Portekizce’yi akıcı olarak konuşabiliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-1104832309495541911?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/1104832309495541911/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=1104832309495541911' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1104832309495541911'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1104832309495541911'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/07/salma-hayek.html' title='SALMA HAYEK'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-6609553616486408983</id><published>2008-07-29T23:49:00.000+03:00</published><updated>2008-07-29T23:51:54.516+03:00</updated><title type='text'>ELEPHANT MAN</title><content type='html'>&lt;strong&gt;SİNERETRO KUŞAĞI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1980&lt;br /&gt;Yönetmen:David Lynch&lt;br /&gt;Senaryo:Christopher De Vore,Eric Bergreb,David Lynch&lt;br /&gt;Müzik:John Morris&lt;br /&gt;Oyuncular:Anthony Hopkins,John Hurt,Anne Bancroft,John Gielgud,Wendy Hiller,Freddie Jones,Michael Elphick 124 dk./İngiltere ve Fransa ortak yapımı/Siyah-Beyaz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Herşeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir, çünkü aksi takdirde olayları kendi akışına bırakmaya korkarsınız. psikoloji, gizemi ve büyü niteliğini yok eder. anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor.Çünkü anlam çok kişisel birşeydir ve herkese göre değişir..."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu lafın kime ait olduğunu bilmeyenler varsa bir an önce araştırmaya başlasınlar.Çünkü yaşadığımız dünya üzerindeki mistik öğeleri bilinmeyen bir denklemin içine hapsedip onlara çeşitli metaforlar yükleyerek kara-psikoloji türüne ışık tutan tek bir yönetmen var, o da hiç şüphesiz David Lynch.Peki Lynch denildiğinde aklınıza gelenleri not eder misiniz diye sorsam cevabınız ne olurdu? Zor bir soru oldu sanırım.O halde parantez açmak  mecburi.Lynch karmaşayı seven,anlamsızlığa anlam yükleyen(yukardaki alıntısında bahsediyor),yorumu izleyiciye yükleyen ve kendi düşlerinde yaşayan bir sinemacı.Bu anlattıklarımın tersi yönünde fikre kucak açarak, Elephant Man adlı bir film yapan yönetmen dramatik bir ağ kurarcasına, karakterlerin hem vahşi hem de duygusal yönlerini göstererek 1980’li yıllara damgasını vurmuştu.Tematik açıdan inceleyelim.Doğuştan sakat doğan John karakterinin yüzünün Elephant’a benziyor oluşu,kimileri için korkunç bir kabus olarak görülürken; kimileri içinse sırtından para kazanılmaya çalışılan bir sirk cambazı…Unutulmaması gereken bir detay ise onun da duygularının olduğu.Hatta filmin en önemli sahnelerinden biri &lt;strong&gt;‘’Elephant Man’’ &lt;/strong&gt;(John Merrick)’in ‘&lt;strong&gt;’I am not an animal,i am an human being’’ &lt;/strong&gt;diyerek haykırmasıdır.Karakterin iç dünyasını ele alarak;onların ruhsal gelişimiyle beraber sanayi devrimi’nde yaşanan olayların silsilesini gözler önüne sererken aşağı tabaka insanların ya da diğer bir deyişle parasız pulsuzların da yaşamından belirli kesitler anlatan Lynch’e göre ,o dönemdeki yoksulluk ele alındığında ortaya çıkan tablo aşikar.Kaldı ki bu sorunları oldukça mizahi bir dille aktarıp,asıl hikayesini &lt;strong&gt;‘’Elephant Man’’ &lt;/strong&gt;üzerine dayandırarak konuya karşı duyarsız olanlara karşı atıfta bulunması da oldukça formalistçe bir bakış açısı.Buna ek olarak John Merrick’i bulunduğu ortamdan kurtaran doktor Treves’i de es geçmemek lazım.Bana kalırsa &lt;strong&gt;‘’Elephant Man’’ &lt;/strong&gt;yönetmenin ilk filmi olan Eraserhead’deki büyümüş hali.Filmler arasında akrabalık bağı kuran Lynch fotografik görüntülerle aradaki köprüyü kurarcasına yeni bir pencere açarak olay örgüsünü sert bir yapı üzerine inşa ediyor.İnsanın içindeki çirkinliği,çirkinliğin içindeki güzelliği yorumlayarak hedef kitlesini toplumsal baskılara yönlendiren film hem o dönemin insanlarının yaşadığı ruhsal buhrana hem de onların doğurduğu sonuçlara haiz.Bunu şu şekilde ifade edebiliriz:&lt;strong&gt;Lynch-vari &lt;/strong&gt;bir mantıktan uzak olan bu yapım tamamiyle rotasını duygusallığın üzürüne kuruyor.Bununla kalmayıp ani-kesmelerle seyircilerde soğuk duş etkisi yaratıyor adeta.Elephant Man’in  sinematografik açısından en önemli özelliği ışık-gölge oyunları.Tamamiyle fil adam’a close-up yaparak aydınlık kalan taraflarındaki yüz ifadesi çok yumuşakken,karanlık kalan tarafındaki yüz ifadesi ise oldukça sert.Bir diğer özelliğine gelirsek…Müziğin kullanımı açısından sessiz bir ortam yaratılırken;sözlerin kifayetsiz kaldığı anlarda kullanılan müzik ise filmle doğru orantılı bir şekilde gelişiyor.Aslında film &lt;strong&gt;Karl Marx&lt;/strong&gt;’ın belirttiğine benzer bir şekilde gelişerek halkın,makinaların esiri haline geldiğini,ve iletişim kuramamanın koşullarını görsellikle harmanlayarak seyircinin önüne koymuştur.Dolayısıyla da fil adam karakteri John’un, kalıbın içinde kalarak bir obje haline dönüştürülme hali Nieztzsche’nin en önemli lafıyla bağdaşıyor.Şöyle ki; &lt;strong&gt;Nieztzsche &lt;/strong&gt;başkalarının acı çekmesinden zevk alanları farklı bir biçimde tanımlar:Onlar birer canidir.’’Estetik’’ açısından değerlendirmeye alırsak,yönetmenin ikinci filmi olmasına rağmen,taşların da rayına oturmasıyla beraber didaktik olma özelliğini koruyarak siyah-beyaz olması bu filmin başarısını ortaya koyuyor.Elephant Man’in ilgiyi üzerine çekmesinin nedenlerini düşünürsek pek somut bir sonuca varamayız.Çünkü karamsar ve modern insanın umutsuzluğunu acımasızca vurgulaması hem hüzünlü hem de gülünç anların bir yansıması….Unutmadan söyleyelim.Zamanında tam sekiz dalda Oscar’a aday gösterilen bu film,keşke ödülü alabilseydi.İlgiyi hak etmiyor mu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-6609553616486408983?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/6609553616486408983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=6609553616486408983' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/6609553616486408983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/6609553616486408983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/07/elephant-man.html' title='ELEPHANT MAN'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-1585420113647796042</id><published>2008-07-29T23:44:00.001+03:00</published><updated>2008-07-29T23:47:01.183+03:00</updated><title type='text'>BATMAN</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Duyduk duymadık demeyin Batman yeniden kapımızı çaldı…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin hayatında kendisine örnek aldığı bir süperkahraman vardır. Çocukluğunu o süperkahramanların yerine koyarak geçirenlerimiz için, kaçınılmaz olansa onları beyazperde seyretmek olsa gerek…2008 yılının en çok  sükse yapan yapımları &lt;strong&gt;Ironman &lt;/strong&gt;ve &lt;strong&gt;Incredible Hulk&lt;/strong&gt;’tan sonra,&lt;strong&gt;The Dark Knight&lt;/strong&gt;(Batman)’in 25 Temmuz’da vizyona giriyor oluşu kahramanlık filmlerinin başarısını simgelerken,&lt;strong&gt;Christopher Nolan&lt;/strong&gt;’ın yönetmen koltuğunda oturması ise cabası… Günümüzden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmaya hazırmısınız? Hazırsanız Batman tutkunlarına bir retro esintisi yaşatalım.Hatırlarsanız tiyatral bir yan ürün olan &lt;strong&gt;Batman:The Movie&lt;/strong&gt;(1966) filmi Tv serilerinden beyazperdeye geçişi sağlamıştı.Kısa süre zarfında sinemada popüler bir kitle edinen çizgi roman karakteri Batman, yapımcıların ikinci film olan Batman (1992)’in oluşum aşamasını ön ayak oldu.Bu nedenden dolayı,Warner Bros’un Tim Burton ile anlaşma imzalayıp hem bağımsız hem de ilkinden farklı bir projeye imza atıyor oluşu, serilerin birbirini takip ettiğinin bir göstergesiydi:Batman Returns(1992).&lt;strong&gt;Batman Forever&lt;/strong&gt;(1995), &lt;strong&gt;Batman and Robin&lt;/strong&gt;(1997),&lt;strong&gt; Batman Begins&lt;/strong&gt;(2003), &lt;strong&gt;The Dark Knight&lt;/strong&gt;(2008)&lt;br /&gt;Gelelim The Dark Knight’ın oluşum aşamasına.Mercek altına aldığımızda filmin ismi oldukça orijinal.Çünkü Batman’in herkesçe bilinmeyen diğer lakabı Dark Knight.Söz gelimi yarasaların karanlıkta belirmesinin ve aynı zamanda Batman’in düşmanlarına korku salmasının geceleri daha etkin olduğu öne sürüldüğü için ,filmin adı bu şekilde ortaya çıkmış.Yalnız önemli bir detayı aktarmadan da geçmek olmaz.Batman’in ezeli rakibini canlandıran joker(&lt;strong&gt;Heath Ledger&lt;/strong&gt;) Ocak 2008’de kalp krizi geçirerek 28 yaşında hayata veda etmişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-1585420113647796042?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/1585420113647796042/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=1585420113647796042' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1585420113647796042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1585420113647796042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/07/batman.html' title='&lt;strong&gt;BATMAN&lt;/strong&gt;'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-5650013310812915759</id><published>2008-07-29T23:40:00.000+03:00</published><updated>2008-07-29T23:43:34.221+03:00</updated><title type='text'>ANNE JACQUELİNE HATHAWAY       </title><content type='html'>Geçmişe doğru yelken açtığımızda güzelliğiyle etrafı kamaştıran,oyunculuğuyla beyazperdenin tozunu attıran Judy Garland ve Audrey Hepburn  gibi oyuncular günümüzde bile genç yeteneklere örnek oluyor.Bunlardan bir tanesi olan Anne Jacqueline Hathaway &lt;strong&gt;‘’retrogirl’’ &lt;/strong&gt;lakabını alarak onların izinden gidiyor.12 Kasım 1982 yılında New York’da doğan aktris Fransız-İrlanda asıllıdır.Katolik inancıyla yetiştirildiği için,küçükken rahibe olmak istediğini söyler; fakat olay tam tersine gelişir.Bunun üzerine Hathaway New Jersey’e taşınarak Milburn Lisesi’ni   Üniversitesi’nden New York Üniversitesi’ne transfer olur.Sahne oyunculuğu eğitimi alan güzel yıldızın aynı zamanda soprano olması Get Real adlı dizide oynamasına yardımcı olur.Yıldızı kısa süre içinde parlayan aktris böylece beyazperde de parlayacağının sinyallerini verir.İlk deneyimini &lt;strong&gt;The Princess Diary&lt;/strong&gt;(2001) ve sonrasında Disney yapımı olan &lt;strong&gt;Ella Enchanted&lt;/strong&gt;(2004) ve The Princess Diary’nin devam filmi olan &lt;strong&gt;The Princess Diaries 2:Royal Engagement&lt;/strong&gt; ile gerçekleştirir.2005 ve 2006’da ününe ün katan Hathaway sırasıyla &lt;strong&gt;Brokeback Mountain&lt;/strong&gt;,&lt;strong&gt;The Devil’s Wear Prada &lt;/strong&gt;ve &lt;strong&gt;Havoc&lt;/strong&gt; gibi melodram içerikli komedi filmlerinde yer alır.Bir yıl sonra &lt;strong&gt;Becoming Jane&lt;/strong&gt; adlı yapımda Jane Austen’e hayat veren oyuncu People Dergisinin kendisine En İyi Çıkış Yapan Oyuncu ünvanını vermesine vesile olur.2008’de ise &lt;strong&gt;Get Smart &lt;/strong&gt;dizisinin beyazperde versiyonu olan Get Smart filmiyle kamera karşısına geçen Hathaway bekleyenlerin dudaklarına bir parça bal çalıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-5650013310812915759?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/5650013310812915759/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=5650013310812915759' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5650013310812915759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5650013310812915759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/07/anne-jacqueline-hathaway.html' title='&lt;strong&gt;ANNE JACQUELİNE HATHAWAY       &lt;/strong&gt;'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-5094579344045518739</id><published>2008-05-31T02:06:00.002+03:00</published><updated>2008-05-31T02:19:18.726+03:00</updated><title type='text'>CATHERİNE-ZETA JONES</title><content type='html'>Zekiliğinin,güzelliğinin,çekiciliğinin ve yetenekli oluşunun avantajlarını kullanan Catherine Zeta Jones hayranlarını hayal kırıklığına uğratarak geçen yıllarda sansasyon yaratan bir evliliğe yelken açmıştı.Hem de Michael Douglas gibi bir oyuncuyla…İyi de olmuş sanki.Önü açılan güzel oyuncuyu profesyonel anlamda beyazperdeye kazandıran film hiç şüphesiz &lt;strong&gt;‘’The Mask Of Zorro’’ &lt;/strong&gt;idi. Ünlü yıldızın hayatını merak edenler varsa ilk sırada yerini alsınlar.1969 yılının Eylül ayında Galler’in balıkçı köyünde gözlerini dünyaya açan Jones,ekonomik  kriz yüzünden çok küçük yaşlardan itibaren çeşitli işlerde çalışır.Kısa bir süre sonra ailesinin işlerinin yola girmesiyle rahatlayan güzel yıldız kulağımıza çalınan bir bilgiye göre oyuncu olmak için insanların karşısında hünerlerini göstermekten büyük zevk alırmış.4 yaşında Katolik Kilisesi’nin organize ettiği toplantılarda şarkı söyleyip dans eder,11 yaşına geldiğinde ise ilk sahneye çıkma arzusuna erişir.Böylelikle ilk oyunculuk deneyimini West End yapımı olan &lt;strong&gt;‘’Bugs Malone’’ &lt;/strong&gt;adlı bir müzikal ile gerçekleştiren yıldız, David Merrick’in  &lt;strong&gt;‘’42nd Street’’ &lt;/strong&gt;adlı oyununda başrol oynayarak ilk profesyonel anlamdaki başarısını kanıtlama fırsatını elde eder.Gelelim Jones’in başrolü nasıl kaptığına…Yan rolde oynayacak olan aktris başrol oyuncusunun sete gelmediği günlerden birinde, var gücüyle çalışarak yönetmen Merick’in gözüne girer ve tiyatroseverler tarafından önemli bir kadın oyuncu sıfatıyla anılır.Kariyeri boyunca Tv dizilerinde gözüken Jones,Philip De Broca’nın 1990 yapımı Scheherazade adlı filminden sonra,aynı yıl içerisinde İngiliz Tv’sinin nostaljik dizisi The Darling Buds Of May’de yer alır.İşleri rast giden aktis,mali açıdan da buzları kırarken ABC kanalının en çok tutulan filmi The Young Indiana Jones Chronicles ile ekranların sevilen yüzü lakabını alır.Ününe ün katan güzel yıldız 1994 yılında CBS’nin Return Of Native filminde başrol oynar.Ardından Catherine The Great adlı Tv filminde yer alır.Filmografisi içinde değerlendirildiğinde tarihi ve epik dramalara ağırlık veren Jones,Marlon Brando ile oynadığı Christopher Colombus:The Discovery ile bu tür filmlerde de güzelliğini ve yeteneğini ön plana çıkarır.90’lı yılların sonuna doğru Splitting Heirs filmiyle kamera karşısına geçen aktris Phantom ile adını devler ringine kazır.Aktris sırasıyla The Mask Of Zorro’da Antonio Banderas’ın sevgilisini(ilerde karısı olacak),Entrapment’da Sean Connery ile başrolü ve The Haunting Of Hill House’da Michael Douglas ile aynı sahne tozu yutarak beraberliklerinin ilk adımını atarak çok geç olmadan evlenirler.Devam edelim Jones hakkındaki bazı söylentilere…&lt;br /&gt;Seksapelliği,caka satması bir yana dursun, şansızlığa kurban giden bir oyuncu olarak tanınan Jones,esas oyunculuğunu beyazperdeye aktaramasa da hayallerini gerçekleştirdi.Her ne kadar oyunculuk açısından yenilik getirmiyor olsa bile.Michael Douglas sayesinde yükselişe geçip geçmediğini bilemememize rağmen-ki bu hiç önemli değil,sinemanın aranan yüzü olduğu gerçeğini kimse değiştiremez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-5094579344045518739?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/5094579344045518739/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=5094579344045518739' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5094579344045518739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5094579344045518739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/catherine-zeta-jones.html' title='CATHERİNE-ZETA JONES'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-2581958068036771795</id><published>2008-05-31T02:01:00.000+03:00</published><updated>2008-05-31T02:04:47.707+03:00</updated><title type='text'>PARANOİD PARK</title><content type='html'>&lt;strong&gt;DVD&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yönetmen:&lt;/strong&gt; Gus Van Sant&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Senaryo:&lt;/strong&gt; Gus Van Sant,Blake Nelson&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Oyuncular:&lt;/strong&gt; Gabe Navins,Daniel Liu,Taylor Momsen,Jake Miller&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölge:&lt;/strong&gt; 2(Türkiye) 92 dakika &lt;br /&gt;16:9 Geniş ekran(anamorfik)&lt;br /&gt;İngilizce 5.1 Dolby Digital, İngilizce 2.0 ses seçenekleri&lt;br /&gt;Türkçe altyazı&lt;br /&gt;Barbar Film/D productions&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elephant filmiyle ciddi anlamda adını duyuran Amerika’lı bağımsız &lt;strong&gt;‘’auteur’’ &lt;/strong&gt;yönetmen Gus Van Sant’ın yazıp yönettiği Paranoid Park kurgusal anlamda diğerlerine göre çok farklı statüde yer alan bir film.Deneysel bütünlüğe sahip,dramatize edilmiş unsurlar ile karakterin iç hesaplaşması ve kendi kurduğu sanal dünyanın içinde kayboluşu konuyu oldukça ilginç kılıyor.&lt;strong&gt;’’Teenage’’&lt;/strong&gt; çağındaki bir gencin yaşadığı ruhsal çöküntü,ne yaptığını bilememe hali ve ilgisizlik.İlgisizliğin,aile ortamındaki durumu…Paranoid Park adından da anlaşıldığı üzere paranoyak olanların(evsizler,ergenlik sorunu yaşayanlar,uyuşturucu bağımlıları ve alkolikler…) yani diğer bir deyişle hayattan kopmuş; yeni kimlik arayışına giden genç kesimin takıldığı bir yer.Tüm sorunları geride bırakarak kay kay yapmaya gelenlerin deşarj olmak uğruna hünerlerini göstermeleri de cabası…Problem çocuk Alex aşama aşama günlüğüne başından geçenleri yazıyor ve onları ’monolog’ eşliğinde seyirciye aktarıyor.Sıradan bir çocuk olma sıfatını çoktan yitirmiş olan Alex’in bilinçaltına yolculuk yaparak; kendinle yüzleşmesi ise filmin asıl süprizlerinden…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;‘’Ötekileştirme’’&lt;/strong&gt; yi muntazam bir şekilde rayına oturtur gibi anlatan film,kurduğu mistik dünyası ile mistisizm’e sırtını dayayarak alamet-i farikasını ortaya koymayı başarmış.Psikolojik olarak manipulasyonu sağlayan Gus Van Sant için bir parantez açmak mecburi.Yaratılan mistik dünyadaki işlevi özgünlüğünü koruması.Uzun plan sekansların ve ağır sahnelerin ağlarını aynı koza üzerine ördüğü tematik yapının temellerini atan yönetmen hakim olduğu sinema dilini kullanarak ergenlik çağının sorunlarına ayna tutuyor.Toplum bilincinden uzak aile yapısının çocuklar üzerindeki etkisini ele alan Paranoid Park &lt;strong&gt;‘flashback’ &lt;/strong&gt;ve &lt;strong&gt;'flashforward’ &lt;/strong&gt;larla mekanların önemini aktarmasının yanı sıra ‘’genç bakış açısı’’nı beyazperdeye yansıtması Gus Van Sant’ın çektiği diğer filmlerle akrabalık bağı kurduğunun bir kanıtı.Kamera açılarıyla Alex adlı baş karakteri  kadrajın içine yerleştirip ona close-up uygulayarak onun gözünden görmemizi olanak sağlayan Paranoid Park gerçeklerle yüzleşmemize olanak vermezken; yoluna devam ederek, kendi gerçekleriyle yüzleşiyor.Genellikle birbirine benzer oyuncuların(ufak erkek çocuklar) tercih edilmesi de yönetmenin filmlerini ilginç kılıyor.Paranoid Park daha akıcı,daha devingen olmakla beraber olay örgüsünü birkaç detayın üzerine inşa ediyor.Bunlardan biri olan tren sahnesi tamamiyle filmin kilit noktalarından…Bunun yanı sıra kültürel yozlaşmanın gerekçelerine değindirerek ders verici olma özelliğini de elinden bırakmıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Neden izlenmeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gus Van Sant’ın önemli filmlerinden biri olan Paranoid Park,davranışlarımızdaki bozuklukları dile getirirken;serbestliğin,rahatlığın ve &lt;strong&gt;rüya-vari &lt;/strong&gt;görüntülerin insan yaşamı üzerindeki kalıcı etkilerini katı bir sistem içerisinde anlatıyor.İzole olmuş yeni kavramları.Bizlere sunulan bu tabloyu evirip çevirerek mutsuzluklardan sıyrılıp mutluluklara doğru kucak açmamızı sağlayan sıcak, bağımsız bir film.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Kutu:&lt;/strong&gt; Klasik şeffaf&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Diğer Ekstralar:&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;‘’Yapım Aşaması’’ &lt;/strong&gt;filmin post prodüksüyon halinin nasıl ortaya çıktığını ve hangi şartlar altında çekildiğini anlatıyor.Buna ek olarak orijinal fragman ve sahne seçenekleriyle de izlenilebilir bir dvd içeriğine sahip.Eklerde Türkçe altyazı mevcut.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-2581958068036771795?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/2581958068036771795/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=2581958068036771795' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2581958068036771795'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2581958068036771795'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/paranoid-park.html' title='PARANOİD PARK'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-895754234056108247</id><published>2008-05-31T01:52:00.000+03:00</published><updated>2008-05-31T01:56:07.074+03:00</updated><title type='text'>SAW 3</title><content type='html'>&lt;strong&gt;YAPIM AŞAMASI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Insanın içindeki şiddet duygusunu uyandırarak bilinçaltına doğru yolculuk yapan Saw serileri &lt;strong&gt;‘’canavarlaşmış’’ &lt;/strong&gt;ya da &lt;strong&gt;‘’canavar’’ &lt;/strong&gt;görünümlü karakterler yaratmayor; tam tersine onları merkeze oturtarak oyunun bir parçası haline getiriyor.Ülkemizde gösterime girdiği ilk günden beri rekor kıran Saw serisinin başarısı Jigsaw gibi bir katile ait.Katil demesek daha kârlı çıkarız.Çünkü Jigsaw’un beklentisi oldukça farklı.Hayattan kopmuş,yaşama duygusunu yitirmiş kişileri bir araya toplayarak &lt;strong&gt;‘’avını bul öldür’’ &lt;/strong&gt;taktiğiyle kendilerini öldürmelerini seyrediyor.Işkence sahneleri de cabası…Mazoşistçe bir yaklaşım mı? Bana sorarsanız böyle olmasının birçok nedeni var.Bunlardan biri ise karakterlerin birbirleriyle olan bağlantısı…Asıl önemli olan ise oyunu kurallarına göre oynamak. Saw filminin çıkış amacı hunharca kan dökülmesi ya da hayvani duyguların beyazperdeye yansıtılmış olmasından ziyade hayatta kalmak için ne kadar çok direnebilirsiniz sorusunu sorarak yanıtını almasıdır.Kısacası bu bir test.Sınamak,sınanmak ve güçlü olmak filmin en önemli 3 öğesi…Bunlar üzerinden yolunu çizen Saw serileri bilinmeyen bir denklemin parçalarını oluşturup ağını insan psikolojilerinin üzerine örerken, ilk Saw salt bir anlatımı vurguluyor,serinin diğerleri ise raydan çıkarak &lt;strong&gt;karmaşık/çapraşık &lt;/strong&gt;bir yapıyı ele alıyor.Bununla kalmayıp ‘’sadizm’’ başlığı altında tüm söylemek istediklerini açıklaması da takdire şayan.Gelelim serinin yapım aşamasına…Anlatmaya başlamadan evvel filmler hakkında küçük bir detayı aktarmak istiyorum.&lt;strong&gt;’’Sadizm’’&lt;/strong&gt; terimini kullandığımızda bunun neresi takdire şayanlık diyorsunuzdur kimbilir…Tüm sinematografik elemanlar birbirine o kadar bağlı ki,kurgusal açıdan değerlendirildiğinde pürüzsüz bir strüktür üzerine inşa edilmiş olan Saw, en amiyane tabirle başarıyla kotarılmış deneysel bir film…Neyse lafı fazla dolandırmadan asıl konumuza dönelim.&lt;br /&gt;Eleştirmenler Saw  serisinin düşük bütçeyle çekildiği kanısına vararak kısa zaman içerisinde bu kadar sükse yapmasına şaşırmışlardı.Halbuki tüm Saw serileri büyük bir bütçeyle çekilmiş gibi gözüküyor.Yapım aşamasına kısaca bir göz attığımızda film setinde çeşitli alet ve edavatın bulunması Saw 3’u etkili kılmıyor.Aksine film için hazırlanan set ortamında öyle ihtişamlı işkence makinaları var ki maliyetinin yüksek olduğu kesin….Bunun yanı sıra Jigsaw’un maskesinin üretim aşaması ise bir hayli  ilginç.Uygun bir kukla yaratabilmek(elde etmek) için birçok modelin üretilip hazır duruma getirildikten sonrak geçen  süreç oldukça meşakâtli…Tüm film &lt;strong&gt;Storyboard&lt;/strong&gt;(resimli hikaye anlatımı) iskeleti üzerine yerleştirilirken her bir çizilen sahnenin riskli olduğunu da hesaba katarsak,en ufak ayrıntıların bile film için katkısı büyük.Hemen parantez açalım Saw 3’de Jigsaw’un ağzından çıkardığı maddeyi imal edebilmek için kovalar dolusu bir karışım hazırlamışlar. Seyircilerde soğuk duş etkisi yaratacak bir diğer ayrıntı ise Jigsaw’un ameliyatının gerçekleşmesi için yaratılan bir yapay kafatasının filmin içine yedirilmiş olması.Seyircilerde  mide bulandırıcı bir etkiye sahip olan sahnedeki doktor  beyninde tümor olan Jigsaw’u iyileştirmek için kafatasını matkapla açar.Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre bazıları filmin devamını izlemeden kaçmış.Oysa ki doktor kafatasını yardıktan sonra Jigsaw’un yatış pozisyonuna bakın.Yan yatıyor ve yüz ifadesi oldukça donuk.İşte buradaki tuzağı çok yakından bakınca anlaya&lt;br /&gt;bilmemiz mümkün.Asıl simulasyonun gerçekleştiği ana doğru kameramızı doğrulttuğumuzda bir karakter için buzdan bir vücut yapıldıktan sonra soğuk suyun üzerine fışkırtılmasıyla donması sağlanmış.Üstüne üstlük dijital efektler olmadan.En fazla tuzak kurmacasına sahip olan Saw3’de ise CGI tekniği tercih edilmemiş.Her şey el emeği… Biraz da serinin diğerlerinden bahsedelim.İlk Saw filminin son sahnesini hatırlayın; Jigsaw yerden kalkıyor ve kapıyı kapatıyordu.O sahnede bile özel olarak bir maske kullanılmış.Izlerken bu kadar tiksindirici olmasının altında yatanlar bunlar mı diyeceksiniz .Ama ilk filmin yönetmeni ve fikir babası James Wan’dı.Buna rağmen her şey tam rayına oturmuş gibi gözükse de yönetmen Wan tahtını kısa bir süre sonra serinin ikincisini ve üçüncüsünü çeken Darren Lynn Bousman’a bırakmış. Asıl önemli olan profesyonelce bir iş çıkararak kendini &lt;strong&gt;slasher &lt;/strong&gt;türünden ayıran Saw 3 özgün tarzını koruma içgüdüsünü elinden bırakmıyor.&lt;br /&gt;Sette oyuncularla iyi bir iletişim kuran yönetmen Darren Lynn Bousman onlarla çalışmaktan zevk aldığını dile getirirken arkadaşlık ilişkisini önemsediğini her fırsatta dile getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TUZAKLAR:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;The Rack Trap:&lt;/strong&gt;İşkence tuzağı olarak adlandırılan bir alete ellerinden ve kollarından bağlanan karakterin (hesapta) eziyet görerek ölüme terk edilmesi.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Freezer Room:&lt;/strong&gt; Dondurucu oda’da karakterin dondurularak eziyet çekmesini sağlamak.(Yazının ortalarında bahsetmiştik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Angel Trap:&lt;/strong&gt; En önemli ve en riskli tuzak olarak bilinen melek tuzağı’nda karakter iki elinden,ayağından ve göğüs kafesinden bir alete bağlanır.Göğüs kafesine daha önceden hazırlanmış bir koruyucu giydirilir ve bu koruyucu aynı göğüs kafesi şeklindedir.Alet çalıştırıldığında göğüs kafesini yırtar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel bir çerçeveden bakıldığında Saw3 adrenalini yüksek dozda seyirciye zerk eden bir yapım olmanın ötesinde,olay örgüsündeki sekansları ardı ardına gelecek şekilde kurgulayarak çeken Darren Lynn Bousman’ın en önemli filmi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-895754234056108247?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/895754234056108247/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=895754234056108247' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/895754234056108247'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/895754234056108247'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/saw-3.html' title='SAW 3'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-3604802400986772784</id><published>2008-05-31T01:44:00.000+03:00</published><updated>2008-05-31T01:50:44.108+03:00</updated><title type='text'>ELEPHANT MAN</title><content type='html'>&lt;strong&gt;1980&lt;br /&gt;Yönetmen:David Lynch&lt;br /&gt;Senaryo:Christopher De Vore,Eric Bergreb,David Lynch&lt;br /&gt;Müzik:John Morris&lt;br /&gt;Oyuncular:Anthony Hopkins,John Hurt,Anne Bancroft,John Gielgud,Wendy Hiller,Freddie Jones,Michael Elphick 124 dk./İngiltere ve Fransa ortak yapımı/Siyah-Beyaz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Herşeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir, çünkü aksi takdirde olayları kendi akışına bırakmaya korkarsınız. psikoloji, gizemi ve büyü niteliğini yok eder. anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor.Çünkü anlam çok kişisel birşeydir ve herkese göre değişir..."&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;Bu lafın kime ait olduğunu bilmeyenler varsa bir an önce araştırmaya başlasınlar.Çünkü yaşadığımız dünya üzerindeki mistik öğeleri bilinmeyen bir denklemin içine hapsedip onlara çeşitli metaforlar yükleyerek kara-psikoloji türüne ışık tutan tek bir yönetmen var, o da hiç şüphesiz David Lynch.Peki Lynch denildiğinde aklınıza gelenleri not eder misiniz diye sorsam cevabınız ne olurdu? Zor bir soru oldu sanırım.O halde parantez açmak  mecburi.Lynch karmaşayı seven,anlamsızlığa anlam yükleyen(yukardaki alıntısında bahsediyor),yorumu izleyiciye yükleyen ve kendi düşlerinde yaşayan bir sinemacı.Bu anlattıklarımın tersi yönünde fikre kucak açarak, Elephant Man adlı bir film yapan yönetmen dramatik bir ağ kurarcasına, karakterlerin hem vahşi hem de duygusal yönlerini göstererek 1980’li yıllara damgasını vurmuştu.Tematik açıdan inceleyelim.Doğuştan sakat doğan John karakterinin yüzünün Elephant’a benziyor oluşu,kimileri için korkunç bir kabus olarak görülürken; kimileri içinse sırtından para kazanılmaya çalışılan bir sirk cambazı…Unutulmaması gereken bir detay ise onun da duygularının olduğu.Hatta filmin en önemli sahnelerinden biri ‘’Elephant Man’’ (John Merrick)’in &lt;strong&gt;‘’I am not an animal,i am an human being’’ &lt;/strong&gt;diyerek haykırmasıdır.Karakterin iç dünyasını ele alarak;onların ruhsal gelişimiyle beraber sanayi devrimi’nde yaşanan olayların silsilesini gözler önüne sererken aşağı tabaka insanların ya da diğer bir deyişle parasız pulsuzların da yaşamından belirli kesitler anlatan Lynch’e göre ,o dönemdeki yoksulluk ele alındığında ortaya çıkan tablo aşikar.Kaldı ki bu sorunları oldukça mizahi bir dille aktarıp,asıl hikayesini ‘’Elephant Man’’ üzerine dayandırarak konuya karşı duyarsız olanlara karşı atıfta bulunması da oldukça formalistçe bir bakış açısı.Buna ek olarak John Merrick’i bulunduğu ortamdan kurtaran doktor Treves’i de es geçmemek lazım.Bana kalırsa ‘’Elephant Man’’ yönetmenin ilk filmi olan Eraserhead’deki büyümüş hali.Filmler arasında akrabalık bağı kuran Lynch fotografik görüntülerle aradaki köprüyü kurarcasına yeni bir pencere açarak olay örgüsünü sert bir yapı üzerine inşa ediyor.İnsanın içindeki çirkinliği,çirkinliğin içindeki güzelliği yorumlayarak hedef kitlesini toplumsal baskılara yönlendiren film hem o dönemin insanlarının yaşadığı ruhsal buhrana hem de onların doğurduğu sonuçlara haiz.Bunu şu şekilde ifade edebiliriz:&lt;strong&gt;Lynch-vari &lt;/strong&gt;bir mantıktan uzak olan bu yapım tamamiyle rotasını duygusallığın üzürüne kuruyor.Bununla kalmayıp ani-kesmelerle seyircilerde soğuk duş etkisi yaratıyor adeta.Elephant Man’in  sinematografik açısından en önemli özelliği &lt;strong&gt;ışık-gölge &lt;/strong&gt;oyunları.Tamamiyle fil adam’a &lt;strong&gt;close-up &lt;/strong&gt;yaparak aydınlık kalan taraflarındaki yüz ifadesi çok yumuşakken,karanlık kalan tarafındaki yüz ifadesi ise oldukça sert.Bir diğer özelliğine gelirsek…Müziğin kullanımı açısından sessiz bir ortam yaratılırken;sözlerin kifayetsiz kaldığı anlarda kullanılan müzik ise filmle doğru orantılı bir şekilde gelişiyor.Aslında film Karl Marx’ın belirttiğine benzer bir şekilde gelişerek halkın,makinaların esiri haline geldiğini,ve iletişim kuramamanın koşullarını görsellikle harmanlayarak seyircinin önüne koymuştur.Dolayısıyla da fil adam karakteri John’un, kalıbın içinde kalarak bir obje haline dönüştürülme hali Nieztzsche’nin en önemli lafıyla bağdaşıyor.Şöyle ki; Nieztzsche başkalarının acı çekmesinden zevk alanları farklı bir biçimde tanımlar:Onlar birer canidir.&lt;strong&gt;’’Estetik’’&lt;/strong&gt; açısından değerlendirmeye alırsak,yönetmenin ikinci filmi olmasına rağmen,taşların da rayına oturmasıyla beraber didaktik olma özelliğini koruyarak siyah-beyaz olması bu filmin başarısını ortaya koyuyor.Elephant Man’in ilgiyi üzerine çekmesinin nedenlerini düşünürsek pek somut bir sonuca varamayız.Çünkü karamsar ve modern insanın umutsuzluğunu acımasızca vurgulaması hem hüzünlü hem de gülünç anların bir yansıması….Unutmadan söyleyelim.Zamanında tam sekiz dalda Oscar’a aday gösterilen bu film,keşke ödülü alabilseydi.İlgiyi hak etmiyor mu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-3604802400986772784?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/3604802400986772784/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=3604802400986772784' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/3604802400986772784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/3604802400986772784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/elephant-man.html' title='ELEPHANT MAN'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-5331890651676056615</id><published>2008-05-31T01:40:00.000+03:00</published><updated>2008-05-31T01:44:23.787+03:00</updated><title type='text'>AL PACİNO</title><content type='html'>Al Pacino’nun ismi zikredildiğinde ilk aklınıza gelen özelliği nedir? Gangster karakterleriyle bütünleşmiş,şiddet kisvesini üzerine giyen,sert,dinamik ve oldukça &lt;strong&gt;mafya-vari &lt;/strong&gt;bir kişilik(filmlerinde tabi ki) &lt;strong&gt;‘’Kötü Adam’’ &lt;/strong&gt;rollerinden &lt;strong&gt;‘’İyi Adam’’ &lt;/strong&gt;rollerine geçiş aşamalarını canlandırarak onlara hayet veren Al Pacino’nun beyazperdeye adım atmasını sağlayan en önemli filmi hiç şüphesiz The Godfather 2 oldu.Gelin hep beraber aktörün hayat hikayesine kısaca bir göz atalım.Al Pacino 25 Nisan 1940 yılında New York’da dünyaya gelir.Güzel Sanat’lar okuluna giderken oradan ayrılarak çeşitli işlerde görev alır.1966 yılında oyuncu olmayı ilke edinen Pacino &lt;strong&gt;‘’Actors Studio’’&lt;/strong&gt; da eğitim almak için hak kazanır ve kısa bir süre sonra Earl James ile beraber çalıştığı The Place Creep’da oynar.1967-68 yılları arasında tiyatro yeteneğini sergilemek isteyen aktör serseri ruhlu birini canlandırarak &lt;strong&gt;‘’The Indian Wants The Bronx’’ &lt;/strong&gt;adlı eserin bir parçası olduğunu kanıtlayıp &lt;strong&gt;‘’Obie’’ &lt;/strong&gt;ödüllerinin dağıttığı ‘’En Iyi Erkek Oyuncu’’ ödülünü alma onuruna erişir.Ardından Pacino Broadway’de sahneye çıkarak &lt;strong&gt;‘’Does The Tiger Wear a Necktie’’ &lt;/strong&gt;adlı oyunla toplumdan soyutlanmış bir uyuşturucu bağımlısını &lt;strong&gt;‘’ben doğuştan bir oyuncu olarak dünyaya geldim’’&lt;/strong&gt; sözüyle bağdaştırırarak ikinci kere ödül heykelciğini alır.(Tony Ödülü) Kariyerine başlangıç filmi ise Me,Natali’dir.1970 yılı ise kendisi için tamamiyle bir dönüm noktası olur.Francis Ford Coppola’nın The Godfather 2’si,Sidney Leumet’in Serpico’su ve Sydney Pollack’ın Bobby Deerfield imzalı flmlerinde rol alarak engebeli yollardan yürümeye bir son veren aktör rüyalarını gerçekleştirmek uğruna birçok filmde oynamaya devam eder.1980’li yıllarda ise aktör beyazperde ve tiyatroyu birarada yürüterek &lt;strong&gt;teen-slasher &lt;/strong&gt;türüne ayna tutan iddiali bir yönetmen olan Brian De Palma’nın Scarface filminde rol alır. Bu kadar nam saldıktan sonra,karizmasını çizdiren Pacino fiyasko bir film olarak hatırımızda kalan The Revolution’da Donald Sutherland,Natassa Kinski gibi oyuncularla aynı sahneyi paylaşır.Gelelim en çok sükse yapan filmlerinden bazılarına… Yakışıklı aktör sine-retro aktörlerinden Warren Beatty’nin prodüktörlüğünü,yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmde bütün kamuflaj hilelerinin kendi üzerinde uygulanmasıyla fiziksel olarak tanınması oldukça zor olan &lt;strong&gt;‘’şeytani’’ &lt;/strong&gt;bir karaktere bürünür.Bu sayede beyazperdenin merdivenlerini hızlı adımlarla çıkarak Godfather 3 filminde rol alır(zaten başka şansı yoktu ki…)&lt;br /&gt;90’lı yıllar…Carlito Way, Robert De Niro ile aynı kulvarı paylaştığı Heat,Devil’s Advocate ve son olarak 88 minutes filmiyle beyazperdenin unutulmaz kahramanı haline gelir. Pacino gibi usta bir oyuncunun hayat hikayesi ve filmografisini bir sayfaya sığdırmak ne kadar doğru bilemiyorum ama maço mizacı ve o keskin bakışlarıyla hedefini tam onikiden vuran başka bir oyuncu yok ama benzerlerinin olması aşikar.Kendisini bu kadar sevdirmesinin bir nedeni ise içindeki oyunculuk arzusunun sürekli yanan bir ampül görevi görmesidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-5331890651676056615?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/5331890651676056615/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=5331890651676056615' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5331890651676056615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/5331890651676056615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/al-pacino.html' title='AL PACİNO'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-777331056725825990</id><published>2008-05-04T06:25:00.000+03:00</published><updated>2008-05-04T06:27:14.849+03:00</updated><title type='text'>MİCHAEL HANEKE</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;‘’Kendi kendine yabancılaşmak,duygusal buzlaşma gerçeklik duygusunu yitiren gerçeklik bu sözün kim tarafından söylendiğini merak edenlere önerim kısa bir süre de olsa düşünmeleridir.’’  &lt;/strong&gt;Bu düşünce tarzı tek bir kişiye aittir.Kim olduğunu anlayanlar lütfen ses çıkarmasın! Onlar biraz daha beyin jimnastiği yapadursunlar.Biz devam edelim…Toplumsal değer yargılarının kaybedildiğini ya da diğer bir deyişle harcandığının portresini filmlerinde çizen Michael Haneke kendine özgün/deneysel bir yapıyla ağlarını insan psikolojileri üzerine örerek olayların nasıl gösterildiğinden ziyade;kanımıza ne şekilde zerk edildiğinin neden ve sonuçlarını ortaya koyuyor.Bu bağlamda yalnızca olay örgüsüne sırtını dayayarak &lt;strong&gt;saldır-yok et &lt;/strong&gt;taktiğiyle avını yakalamaya çalışıyor.Peki bu av kim? Cevap:seyirciler.Haneke oltasını en derin yere atıyor eğer ki yakalarsa seyircileri himayesi altına alarak kendi dünyasına çekmiş olacak.Peki bu  bu Haneke denen adamın kim olduğunu bilen varmı? Bilmeyenler için kısaca kim olduğundan bahsedelim…1942 yılında Almanya’nın Münih kentinde doğdu.Viyana’da Felsefe,psikoloji ve tiyatro eğitimi gördü.Mezun olduktan sonra(1967-70) Südwestfunk Theater Company ile işbirliği yaparak;Alman Televizyonu’na çeşitli senaryolar yazdı.Kendisinin ününe ün katarak devler ringine dahil olmasını sağlayan hiç şüphesiz Yedinci Kıta idi.Hatırlatalım film Locarno Film Festival’inde Ernest Artaria ödülüne layık görüldü.Ardından Benny’nin Videosu(1992) adlı yapımla daha çok sükse yapan yönetmen zincirleme halinde birbirine bağlanan ve beyazperdede boy gösteren filmlerine ön ayak olması(Ölümcül Oyunlar, Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası,Bilinmeye Kod ve Piyanist) ödüllere doğru koştuğunun bir göstergesi.Tabi ki kendi üslubuyla…İşte böyle bir adam! Çoğumuz onun yaklaşımından korkuyoruz.Ben mi…Yok canım.Bana kalırsa ;hayatımızın bir köşesinde Haneke gibi bir sinemacının durması gerekiyor.Hani evinizdeki kütüphane rafına kitapları yerleştirirsiniz,içindeki bilgileri tazelemek için yine ve yeniden okursunuz.Haneke’yi de öyle düşünün.En önemli özelliğine gelecek olursak;orada biraz durmamız gerekecek.Çünkü yönetmenin filmleri tempolu ve hızlı kurgudan çok ağır aksak ilerleyen(işleyen) sahneler eşliğinde finale doğru buzlarını kırıyor.Kısacası kültürel çatışmalardan yola çıkarak bir insanın ölümünü hunharca beyazperdeye yansıtan Haneke gibi bir yönetmen yok…Örneğin Cache. Duvara kan sıçradığı sahneyi hatırlayın …Hem de hiç hesapta yokken! Cache uzun sekans planları ve iç bayan sahneleriyle, finale doğru seyircilerde soğuk duş etkisi yaratarak(her zaman böyledir) ters köşeye yatıran Cache &lt;strong&gt;’’ manipülasyonun babası’’ &lt;/strong&gt;lakaplı filmlerden biri. &lt;strong&gt;‘’Mesele, neyi gösterebildiğimde değil.Daha çok seyirciye var olanın yerine neler gösterildiğini fark etme fırsatı verip vermemekte.Özellikle şiddeti nasıl gösterdiğimde değil mesele seyirciye şiddet ve şiddetin anlatılması konusunda kendi konumumu nasıl gösterdiğim’’&lt;/strong&gt;  Şiddetten konu açılmışken birkaç kelam laf etmek lazım.Toplumun genel bir sorunu haline gelen şiddet yönetmenin içindeki dürtüyü dışarı çıkarmasına sebebiyet veriyor ve &lt;strong&gt;‘’şiddet’’ &lt;/strong&gt;unsurunu tek bir celsede boşamıyor.Bunun üzerine &lt;strong&gt;‘’ırkçılık’’ &lt;/strong&gt;problemiyle gündeme gelerek toplumsal sorunlara ayna tutması ötekilik etkisi yaratıyor adeta..Sonuç olarak Haneke’yi sinemasal bir yapı içerisinde tanımlayacak olursak;söylenebilecek en yerinde söz mantığını kullanarak,kurallara bağlamadan filmlerini aynı düzlem üzerine oturtuyor olmasıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-777331056725825990?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/777331056725825990/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=777331056725825990' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/777331056725825990'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/777331056725825990'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/michael-haneke.html' title='MİCHAEL HANEKE'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-1872379450055295321</id><published>2008-05-04T05:54:00.002+03:00</published><updated>2008-05-04T06:14:07.474+03:00</updated><title type='text'>88 MİNUTES</title><content type='html'>&lt;strong&gt;’Biz seri katiller,oğullarınızız,kocalarınızız,biz her yerdeyiz.Ve yarın çocuklarınızdan daha çoğu ölmüş olacak’’&lt;/strong&gt;                                                                                                                                       &lt;strong&gt;    Ted Bundy&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ted Bundy ’nin yaşamından yola çıktığımızda,(&lt;strong&gt;A ‘dan Z’ye Seri Katiller &lt;/strong&gt;Kitabını okuyanlar bilirler), ortaya çıkan en önemli sonuç öldürdüğü kurbanların sayısının kendince itiraf edilmesidir.Peki işlediği cinayetleri açıklamayı sevmeyen özünde/varsayımsal olarak Ted Bundy ’nin özelliklerine sahip,özenti ya da diğer bir deyişle kopyacı bir katilin varlığından haberdar olsaydınız sizce nasıl olurdu? Böyle bir konuyu ele alan 88 minutes ölümle yaşam arasında gidip gelen bir profesörün(Al Pacino) entrikalarla dolu anlarına haiz… Düşünsenize 88 dakika sonra öleceğinizi…Gelelim Ted Bundy’nin filmle olan bağlantısına.Geçmişe doğru yüzümüzü döndüğümüzde Bundy Seattle’da Utah Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesine kaydolmuş.Fakat çok geçmeden içindeki hayvani duygular(öldürme arzusu) cinayet işlemesine neden olmuş.Hatırlarsanız,88minutes’deki katil de bir avukattı.Rastlantısal mı yoksa atıfta bulunmak için mi yapıldı tam olarak bilemiyorum ama ,bildiğim tek şey katilin rolünü pek iyi canlandıramadığı.Şu açıdan değerlendirelim:Ted Bundy gibi bir katil son derece zeki,kurbanlarını kendine göre seçen,açık vermeyen biriyken,filmdeki katil oldukça zayıf,güçsüz,açığını belli eden bir yapıya sahip.Aslında temanın bu şekilde işlenerek rayına oturtulması son derece mantıklı.Aksi takdirde benzeşmeler ön plana çıkarak seyircilerin yabancılaşmasına neden olabilirdi.Bana kalırsa 88 minutes filminin en can alıcı noktası katil sandığımız ya da katil olduğuna inandığımız birinin yalnız başına kurbanlarını öldürmediği.Çünkü kendisi hapiste.Peki diğer kişi kim? İşte asıl sürpriz…Kaçan kovalanır mantığıyla hikayenin tepe noktasını oluşturan karakterler mamülü aksiyonun başladığını gösteriyor desem tipik bir aksiyon filminin içinde yer alan klişelere yelken açtığını söylemiş olurum.Tam tersine aksiyondan çok bir oyunu sahneliyor.Hiç ummadığınız bir anda parodoninin büyüsüne kapılabilmeniz mümkün.88 minutes adından da anlaşıldığı gibi kısıtlı bir zaman diliminde geçen olayları ele alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda açılış sekansında seyirciye gösterilen duvar saatleri ile paralellik gösteren sahneler akıllarda soru işareti uyandırıyor.Belli belirsiz &lt;strong&gt;‘’flashback’’&lt;/strong&gt;ler aracılığıyla geçmişe doğru yolculuk yapan film,günümüz ile bağlantı kurarak gitgide değişen ve kimlik çatışması yaşayan karakterlerin iç dünyalarına adım atıyor.Bunun yanı sıra Al Pacino gibi başarılı bir oyuncunun ,aklını iyi kullanabilen  bir karaktere bürünüp aynı zamanda o karakterin çok baskın yönünü göstermemesi ise başarısının bir kanıtı.Diğer oyuncuların da hakkını yemeyelim.Spekülatif olarak bakıldığında, şu son dönemde seri-katiller filmlere kapak olmaya başladı:Zodiac,Sweeney Todd,88 minutes…Seyircideki şiddet eğilimi mi arttı yoksa seri-katiller mi moda haline mi geldi? Bu sorunun yanıtına cevap veremesem bile,psikolojik olarak yaşanan olaylar; bunların içine eziyet,işkence,mazoşistliği de katarsak beklentilerimiz çok farklı yönlere kayıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılırsa 88 minutes kendi özgün tarzını oluştururken;şiddeti bizlere göstermeden ve sırtını görselliğe dayamadan dizginleri eline alması durumu kotarmasını sağlıyor.Diyelim elinizde bir kamera var.Şarjının bitmesine 88 dakika kalmış.Kaseti ileri sarsanız olmaz,geri sarsanız da olmaz.Şarjınız bitince kameranız kapanacak.İşte yaşamınız da bu kadar kısa…Saatlerin,dakikaların,saniyelerin insan hayatı üzerindeki etkisini hesaba katarsak; soğukanlılığımızı yitirmeden hayat mücadelesi veriyor olmamız Dr Jack Gram(Al Pacino)’ın davranışlarıyla örtüşüyor.Tıpkı Saw serilerinde olduğu gibi.Oyun oynamayı seven yönetmen Jon Avnet kamerasını mekanlara doğru kaydırıp,ortamı yavaş yavaş tanımamızı sağlayarak aşina olmamızı istiyor sanki.Tekerleğin yavaş yavaş dönmesi hızlı kurgu sekanslarından ziyade;oldukça tempolu sahnelere kucak açarken 88 Dakika’nın finaline doğru daha da güçleniyor.Buna ek olarak kasvetli olma özelliğini koruması da cabası…Sonuç olarak 88minutes çıkmaz bir sokakta güç bela ilerlemeye dururken, elimize tutuşturulmuş  akide şekerini senaryoda burada seyirciyi ters köşeye yatırmak lazım denilen yere kadar zevk alarak emiyoruz.Şekerimiz bittiği zaman da filmin doruklarına varıyoruz.(bende dahil olmak üzere) sizde varmak ister misiniz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-1872379450055295321?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/1872379450055295321/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=1872379450055295321' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1872379450055295321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1872379450055295321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/88-minutes_6895.html' title='88 MİNUTES'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-2511925818509533020</id><published>2008-05-04T05:51:00.000+03:00</published><updated>2008-05-04T05:53:03.855+03:00</updated><title type='text'>NAOMİ WATTS</title><content type='html'>Bir varmış bir yokmuş…28 Eylül 1968 yılında İngiltere’de adı Naomi soyadı Watts olan şirin şirin bir kız bebek dünyaya gelmiş.Annesi Myfanwy Roberts babası Peter Watt’mış.Naomi Watts’ın 4 yaşınsayken annesi ve babası ayrılmış,7 yaşına geldiğindeyse aksilikler peşini hiç bırakmamış ve derken babası hayata gözlerini yummuş.Bu olumsuz olaylar silsilesinin ardından çok sevdiği erkek kardeşi Ben’i de yanına alarak Kuzey Galler’daki Anglesey adasında bulunan Ziangefni şehrine taşınan Watts kardeşler büyükanne ve büyükbabasıyla yaşamaya başlamışlar.Hızla gelişimini tamamlayıp ergenlik dönemine geçiş yapan Watts daha 14’ündeyken hayallerinin peşinden koşmak için menşeii Avusturalya olan annesinin memleketine yerleşme kararı alarak oranın vatandaşlığına geçmekte karar kılmış.Watts bunu şu şekilde ifade eder:&lt;em&gt;&lt;strong&gt;’’Düşündüğümde kendimi Britanya’lı olarak hissediyorum ve Birleşik Krallık’ta çok güzel anılarm var,14 yaşımdayken İngiltere’de ayrılmak hiç istememiştim.’’&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bundan çok kısa bir süre sonra Kuzey Sidney Kız Lisesi’ndeki(North Sydney Girls High School) eğitiminin ardından küçüklüğünden beri oyunculuk ateşiyle yanıp tutuşan Watts,oyunculuk kurslarına kayıt olmuş.İyi yapmış olsa gerek ki,katıldığı deneme çekimlerinden  birinde Nicole Kidman ile tanışarak ilk rolünü For Love Alone(Leo’nın kız kardeşi)’da,ve ikincisini The Dustodian(Louise karakteri)’de aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük rollerde yer almasına karşın,kendi içindeki çocuğu dışarı çıkaran aktris,başarı merdivenlerindeki ilk basamağı çıkarak beyazperdeye adımını attı.Nitekim bu kararından çabucak cayan Watts modelliğe geçiş yaparak  soluğu Japonya’da alması nedeniyle ister istemez oyunculuğu kısa bir süre askıya almak zorunda kaldı&lt;br /&gt;(Nedendir bilinmez).Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre hayatının en zor anlarına gebe kalmış.Bu nedenden ötürü işi bırakarak bir alışveriş merkezinde çalışmaya başlamış.Değişikliği seven güzel yıldız ardından bir moda dergisinde editor olarak işe başlamış.Hızlı silah çekmeyi seven bir özelliğe sahip olan yıldız için sürpriz bir gelişme meydana gelerek bir kolejin küçük bir oyununda yer alması için teklif gelmiş.Böylece aktrisin içindeki sönmüş volkan tekrardan alevlenerek, tamamiyle kendini oyunculuğa adamasına neden olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam edelim…1991’de Home and Away(Julie Gibson) rolünde ve Brides of Christ(Frances Heffernan) adlı televizyon filmlerinde rol alan Watts aynı yıl başarılı mı başarılı,çekici mi çekici  olan beyazperdenin büyüleyen starı Nicole Kidman’la beraber oynayarak yan rollerden birini canlandırdı.Rol aldığı Martine,Wide Sargasso Sea ve Miss Conduct filmlerinin ardından 1995 yılında Hollywood çağına geri dönüş yapan yıldız,Tank Girl adlı bir yapımda &lt;strong&gt;‘’Jet Girl’’ &lt;/strong&gt;kisvesine büründü.Herşeye rağmen tüm zorlukların arkasına sığınarak sistem içindeki sıkışıklığın resmedilmesi her ne kadar Watts’ın canını sıksa bile,Sleepwalkers ve Children of the Corn  gibi B sınıf filmlerde oynaması kendisi için önemli referans olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1995-2000 yılları arasında yer aldığı en önemli yapımlardan biri 1998 yılında beyazperdeye aktarılan Dangerous Beauty oldu.2002’de usta yönetmen David Lynch’inen çok sükse yapan filmi &lt;strong&gt;Mulholland Drive&lt;/strong&gt; ile kişilik bölünmesi yaşayan karakteri &lt;br /&gt;canlandıran aktris psikolojik olarak etkilenmiş olsa gerek ki,kendini o &lt;strong&gt;kabus-vari &lt;/strong&gt;ortamın içine kapatarak rolün üstesinden gelmiş.Bununla da kalmayıp Cannes Film Festival’ine katılan filmin En İyi Kadın Oyuncu dalında Ulusal Film Eleştirmenliği ödülünü ve aynı zamanda En İyi Çıkış yapan Oyuncu dalında National Board Of Review ödülünü aldı.2003’de adı Heath Ledger ile anılan Watts, Ned Kelly adlı filmde oynayan yıldız akabinde,The Assasination of Richard Nixon ve Huckabees’de adını devler ringine kazımış(Jude Law,Dustin Hoffman,Sean Penn) gibi oyuncularla bir araya gelerek şans yakaladı ve &lt;br /&gt;2005’de The Ring 2 adlı yapımla kendini tamamiyle kanıtlama fırsatını buldu.O senenin sonuna doğru Klasik King Kong’u yeniden beyazperdeye uyarlayan ünlü yönetmen Peter Jackson’un filminde King Kong’un tutkulu aşığını canlandırdı.Bir yıl sonra Edward Norton ile kamera karşısına geçen Naomi Watts,Painted Veil filminde adı aşk dedikodularına karıştığı rol arkadaşı Liev Schreiber ile görüşmeye başladıktan kısa bir süre sonra nişanlandıkları haberi sinema dünyasına bomba gibi düştü.Dahası başka bir süprizle sevenlerini şaşırtan Watts budizme başladığını ve vejeteryan olduğunu dile getirerek alamet-i farikasını ortaya koymaya çalışmasının yanı sıra o dönem kendini rahatlatmak için zamanının bir kısmını New York City’deki evinde geçirdiği söylentiler arasında… 2006 ise Watts için biraz şansızlık yılı… &lt;br /&gt;David Lynch’in yazıp yönettiği İnland Empire adlı yapım görücüye çıkmamış,yalnızca Film Festival’ine katılarak ödül almış.Parantez açarsak oyunculuk açısından değerlendirildiğinde tahtını koruyan Watts için filmin geniş kitlelerce izlenmemiş olması kendisini biraz üzmüş olsa gerek.2007’de iki önemli filmle seyircilerin karşısına geçen güzel yıldız,David Cronerberg’in yönettiği Eastern Promises’de Ana adlı Rus karakteri,Michael Haneke’nin Funny Games’inde de Anna’yı canlandıran aktris komşularının başına gelen olayları seyircilere aktaran kişiydi.Aktris filmlerin büyüsüne kendisini kaptırarak mekanın içindeki olayları,olayların içindeki mekanları ve bu mekanlara hakim olan duyguların dışavurumunu o kadar anlamlı kılıyor ki,adeta ruhunu katıyor oyunlarına.Peki Naomi Watts adını duyduğunuzda ilk aklınıza gelen nedir? Sevimli,güzel,yetenekli,caka satan,duru bir yüze sahip,beyaz tenli,sarışın bir aktris gerçek oyuncluğun tadına varmamızı sağlayarak ve yapaylıktan uzaklarda dans ederek sanatın ve sanatının ehli olduğunu beyazperdeye yaftalamış durumda.1986 yılından beri 38 filmde kendisini kanıtlama fırsatına erişmiş olan güzel yıldız gerek yardımcı rollerde gerekse başrolde oynamış,güzelliğiyle ve yeteneğiyle tüm sinema kapılarını ardına kadar açmış ve 2 kere de prodüktörlük yapmıştır.Bunlar Don’t Live Here Anymore ve Ellie Parker.&lt;br /&gt;Kndisini saygıyla andığımız Alfred Hitchcock’un uzun bir aradan sonra yeniden uyarlanan &lt;strong&gt;The Birds (2009)&lt;/strong&gt; adlı yapımda hayranlarıyla buluşmaya hazırlanan star,bekleyenlerin dudaklarına bir parça bal çalıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-2511925818509533020?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/2511925818509533020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=2511925818509533020' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2511925818509533020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/2511925818509533020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/naomi-watts.html' title='NAOMİ WATTS'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-1218701783894708284</id><published>2008-05-04T05:47:00.000+03:00</published><updated>2008-05-04T05:49:37.285+03:00</updated><title type='text'>IN THE VALLEY OF ELAH</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Eleştirmek mi…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sıralar Türkiye birtakım sorunlarla boğuşarak kendi yönetim sistemini eleştirmeye cesaret edemezken, Amerika’nın hiçbir gücün altına sığınmadan ,fütursuzca kendi toplumundaki yersizlikleri sert bir dille eleştirmesi soğuk duş etkisi yaratsa da oldukça derinlere inerek tarihinin gizli yönlerine ayna tutuyor.Bundan iki yıl önce senarist-yönetmen Paul Haggis tarafından beyazperdeye aktarılan Crash filmi Amerika’nın örtülmüş diğer bir deyişle gömülü gerçeklerini su yüzüne çıkarıyor ve şunu soruyordu:&lt;strong&gt;Zihninizde canlandırdığınız Amerika hangisiydi? &lt;/strong&gt;İşte bu sorunun yanıtını In the Valley Of Elah’da aramamız olası bir ihtimal. Gerçek bir hikayeden esinlenen filmdeki ana karakteri canlandıran Tommy Lee Jones Hank Deerfield) asker baba rolünde.11 Eylül sonrasında küçük oğlunu Irak’a askere gönderen Deerfield bir sabah oğlunun ABD’deki üssüne geri döndükten sonra aniden ortadan kayboluşunun altındaki yatan nedenleri öğrenmeye çalışır.Gerçek bir olaydan esinlenen yönetmen Paul Haggis, In the Valley Of Elah’da canları pahasına savaşmak için gönüllü olarak Irak’a giden genç askerlerin uyuşturucu kullanmalarından,cinayet işlemelerine kadar geçen silsileler zincirindeki en önemli görevi üstlenmiş durumda.Bununla ilintili olarak yazının girizgahında bahsettiğim gibi,Türkiye’de askerlik yapan gençler tıpkı Amerikan askerleri gibi bunalıma girmişken, şiddetin altında ezilmeleri dehşet verici olmasına karşın, ABD’nin de aynı olumsuzluklardan nasibini alarak İn The Valley Of Elah filmine konu olması parmak ısırtan cinsten.Yalnız önemli bir detaya parmak basacak olursak; toplumu bilgilendiren,gerçeklerin su yüzüne çıkarılmasını sağlayan veriler üzerinden yola çıkılarak &lt;strong&gt;‘’belgesel’’ &lt;/strong&gt;tadında bir senaryo oluşturulmasını anladım anlamasına,ama bu senaryoyu değiştirip süsleyerek önümüze koyması geri adım atmamızı sağlıyor.Bununla kalmayıp ağır aksak ilerleyen temposuyla hikayenin tepe noktasını oluşturan unsurlar da böylece havada kalıyor.Buna rağmen taşların yerine oturmayışını bir kenara bırakırsak; bir babanın çocuğunun yaşamına müdahale ederek kendine benzetmeye çalışma hali ve bunu seyirciye zerk etmesi her ne kadar durumu kotarıyor olsa da, ağlama krizine tutulan bir anneyi canlandıran Susan Sarandon’un çocuğunun üzerinde gözle görülür bir etkisi ne yazık ki yok.Belki bilinçli olarak yapıldı, belki de kasıtlı olarak.Tek bildiğimiz baba karakterinin buhranlı hallerinin düzeyli bir şekilde beyazperdeye yansıması.Nitekim duygusallıktan kaçınmaya çalışarak,sert bir kaya olduğunu ispatlarcasına davranması aynı gündelik yaşantımızdaki gibi…Buna tezat olarak gelişen düşünce ise, In The Valley Of Elah’daki durum’ ların üzerinin örtülmesi.Film boyunca tek bir karakterin gözünden gören  film çevresiyle ilişkisini keserek kendi kozasında ilerlerken farkında olmadan sıkıntılı anlara doğru yolculuk yapıyor.Haliyle bizler de bunun bir parçası haline geliyoruz.Yönetmen alt metinlere yönelmediği için, oyunculuğu ön plana çıkartarak tek karakterin gözünden gören In The Valley Of Elah’ın kadrajına yeni bir karakter dahil ederek Charlize Theron’a soğukkanlı bir kadın imajı yüklüyor.Genel olarak bakıldığında Crash filminden oldukça uzaklarda dans eden In the Valley Of Elah’ın mesajını Paul Haggis tarafından ulaştırmaya çalışması bilinçsiz ve konuya duyarsız insanlarımızın bakış açılarını değiştirmelerini  hedeflemekte…En azından soframıza  konu olan bu filmi sıkılsak da sıkılmasak da kaçırmayalım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-1218701783894708284?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/1218701783894708284/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=1218701783894708284' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1218701783894708284'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/1218701783894708284'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/in-valley-of-elah.html' title='IN THE VALLEY OF ELAH'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34768457.post-143132064772055344</id><published>2008-05-04T05:41:00.001+03:00</published><updated>2008-05-04T05:45:50.655+03:00</updated><title type='text'>PERİ TOZU</title><content type='html'>&lt;strong&gt;İnsanların mutlulukları yada mutsuzlukları,talihin olduğu kadar Kendi karakterlerinin de eseridir.!! &lt;br /&gt;                                                                                                                                         (La Rochefoucauld)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarda alıntı yaptığım özlü sözden yola çıkarak; bir masal dinlemek ister miydiniz? Nereden başlasak…Bir varmış bir yokmuş küçük bir kasabada ‘’Pollyanna’’ lakaplı şirin bir kız yaşarmış.Bu kızın bir tek dileği varmış.O da hayallerini gerçekleştirecek olan sihirmiş.Çok kısa bir süre sonra bu sihir kapısını çalmış. Adı da Peri  Tozu imiş.Peki ne işe mi yararmış? Şu işe yararmış:Bir gün beyaz atlı bir prens karşısına çıkacak ve beraber  düşler ülkesini ziyaret edeceklermiş.Bu kadarla kalsa iyi…Peri Tozu’nun diğer bir özelliği ise mutluluk iksiri oluşturmalarını sağlamakmış…Hepimizin bildiği üzere &lt;strong&gt;‘’İnanmak başarmanın yarısıdır’’ &lt;/strong&gt;sözünü ele alacak olursak; pozitif düşüncenin temellerini atmaya çalışan Peri Tozu,yaşamımızın sırlarının anahtarlarını elimize uzatıyor ve şöyle diyor:’’Buyrun mutluluğun kapısını hep beraber aralayalım’’.Zaten Secret kitabını okuyanlar bu konunun derinlerine çoktan inmişlerdir.Bob Doyle’un bununla ilintili olarak söylediği biz sözü sizinle paylaşmak istiyorum.&lt;em&gt;’’Bir gün uyandığınızda arzu ettiğiniz şey sizinle olabilir.Dileğiniz hayata geçmiştir.Yapılması gerekenler konusunda aklınıza yeni bir fikir gelmiş olabilir.Cevabınız kesinlikle;bunu ben de böyle yapabilirdim ama yapmak istemedim olmamalı.Böyle davrandığınızda doğru istikamette olmazsınız.Bazen eylem gerekir,bunu Evren’in sizi götürmek istediği doğrultuda yaparsanız,bundan keyif almaya başlar,kendinizi son derece canlı hissedersiniz’’&lt;/em&gt;. Bu bağlamda olumsuz düşüncelere sahip olmak yerine şükretmeyi öğrenerek, yaşadığımız anların kıymetini bilip,teşekkür etmeyi öğrendiğimizde; olumlu düşüncelere yer açarak hem  Secret kitabınla, hem Peri Tozu filmiyle, hem de kendimizle barışık bir halde yolumuza devam ederiz.Peri Tozu’nun ismini ilk duyduğumda çok saçma gelmişti.Bu film bana ne verebilir diye hayal etmiştim.İşte tam o anda bir önyargı devreye girdi ve ben negatif düşündüm.Buna rağmen olay çok farklı bir şekilde gelişti ve içimden bir ses filmi izlememi söyledi.Nitekim Peri Tozu kendi bağımsız portresini oluştururken non diegetic öğeleri araya sokarak(tıpkı bağımsız Amerikan Filmlerinde olduğu gibi),baştan seyircileri ‘’yabancılaştırma’’ya alıştırıp sonradan ise heyecanın doruklarına çıkarması oldukça şaşırtıcı…Yönetmenin ilk filmi olduğunun da altını çizmek gerek.Kaldı ki alternatif yapısını bozmadan, ağını dramatik karakterler üzerine örerek,onların gündelik yaşamlarında meydana gelen her türlü hadisenin dibini kazıp seyirciler üzerindeki etkisini tüm çıplaklığıyla yansıtması fütursuzca yoluna devam ettiğinin bir göstergesi…Kâh gülüp kâh ağlatan sahneleri de hesaba katarsak, &lt;strong&gt;masal-vari&lt;/strong&gt; bir anlatımın içine yerleştirdiği kamerasıyla zoom in- zoom out yaparak,oyuncuların nasıl oynadığından ziyade ‘’durumların’’ insan hayatındaki kalıcı etkilerini müstehzi bir dille anlatıyor.Ama karakterler adeta masal kahramanı gibi. Keşke hepimiz kendi içimizde onlar gibi sanal bir dünya kurabilsek.Şunu unutmamak gerekir ki sanaldan kastım, mutluluğa doğru atılan adım.Çünkü  filmin yaslandığı asıl nokta:bardağın dolu ya da boş tarafını görmek.Varsayımsal olarak evren iki dengeden oluşur:negatif ve pozitif kutuplar.Bu kutuplardan sadece birini kendinize çekersiniz.Karar aşamasına gelindiğinde ise durum aşikar.Ne yapmak istersek algımızı o hedefe doğru yönlendirmemiz mümkün.Buna da kısaca çekim gücü denir.Çekim gücünün filmle ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim.O halde açıklamanın tam sırası.Peri Tozu tek bir sonuca dayanmaz.Mutlu ya da mutsuz sonla bitebilir.Bunun kararı ise yalnızca seyircilere aittir.Parantez açalım olumsuz düşüncelere sahip kişilerin ders alması gerektiğine inandığım bir değer yargısını ön plana çıkararak hasta kişilerin ilaçlarını almadığı zamanlarda bitap düştüklerini anımsarsak; filmin ilaç kadar güçlü bir özelliğe sahip olduğunu anlamamız pek zor olmasa gerek…Buna ek olarak romantik anların beklenti eşiğimizi tavana vurdurmasıysa Peri Tozu’nun süprizlerinden.Daha önce Peri Tozu ’na benzer bir yapım beyazperdeye aktarılmamıştı.Deneysel bir çerçeve oluşturmayı hedefleyen yönetmen yapaylıktan uzak bir platformda yer alarak yarı-belgesel olma niteliğini koruyor.Peri Tozu yalnızca olaylara bakış açımızı değiştirmiyor;aynı zamanda ego ve id arasındaki ince hattın altını  kazarak davranışlarımızın neden değiştiğine dair etkenleri su yüzeyine çıkarıyor.O halde konu hakkındaki soruyu soralım ve yanıtını öğrenelim.Psikolojik bir film mi? Hayır kesinlikle değil.Sadece pozitif düşüncenin temellerini atmaya çalışan kendi halinde bir film.Üstelik Peri Tozu heyecanı sabit bir hızla yükseltmiyor;önce usul usul ısıtıyor,sonra altını açıyor, ve hazır olunca da sofralarımıza konuk oluyor.Yaşamın tadına varmaya çalışanlara,ya da yaşama duygusunun hazzına erişenlere tavsiye edilen bu film, tersini düşünenlerin bile ilgisini çekeceğine inanıyorum.Hala şansınızı kaybetmiş değilsiniz.O hep yanı başınızda…Şans trenini kaçırmak istemeyenler Peri Tozu’nu mutlaka izlemeli…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34768457-143132064772055344?l=cineport.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cineport.blogspot.com/feeds/143132064772055344/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=34768457&amp;postID=143132064772055344' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/143132064772055344'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34768457/posts/default/143132064772055344'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cineport.blogspot.com/2008/05/peri-tozu.html' title='PERİ TOZU'/><author><name>Arzu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17365068209917216415</uri><email>cevikalparzu@yahoo.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09411115161335199462'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry></feed>