31 Mayıs 2008

CATHERİNE-ZETA JONES

Zekiliğinin,güzelliğinin,çekiciliğinin ve yetenekli oluşunun avantajlarını kullanan Catherine Zeta Jones hayranlarını hayal kırıklığına uğratarak geçen yıllarda sansasyon yaratan bir evliliğe yelken açmıştı.Hem de Michael Douglas gibi bir oyuncuyla…İyi de olmuş sanki.Önü açılan güzel oyuncuyu profesyonel anlamda beyazperdeye kazandıran film hiç şüphesiz ‘’The Mask Of Zorro’’ idi. Ünlü yıldızın hayatını merak edenler varsa ilk sırada yerini alsınlar.1969 yılının Eylül ayında Galler’in balıkçı köyünde gözlerini dünyaya açan Jones,ekonomik kriz yüzünden çok küçük yaşlardan itibaren çeşitli işlerde çalışır.Kısa bir süre sonra ailesinin işlerinin yola girmesiyle rahatlayan güzel yıldız kulağımıza çalınan bir bilgiye göre oyuncu olmak için insanların karşısında hünerlerini göstermekten büyük zevk alırmış.4 yaşında Katolik Kilisesi’nin organize ettiği toplantılarda şarkı söyleyip dans eder,11 yaşına geldiğinde ise ilk sahneye çıkma arzusuna erişir.Böylelikle ilk oyunculuk deneyimini West End yapımı olan ‘’Bugs Malone’’ adlı bir müzikal ile gerçekleştiren yıldız, David Merrick’in ‘’42nd Street’’ adlı oyununda başrol oynayarak ilk profesyonel anlamdaki başarısını kanıtlama fırsatını elde eder.Gelelim Jones’in başrolü nasıl kaptığına…Yan rolde oynayacak olan aktris başrol oyuncusunun sete gelmediği günlerden birinde, var gücüyle çalışarak yönetmen Merick’in gözüne girer ve tiyatroseverler tarafından önemli bir kadın oyuncu sıfatıyla anılır.Kariyeri boyunca Tv dizilerinde gözüken Jones,Philip De Broca’nın 1990 yapımı Scheherazade adlı filminden sonra,aynı yıl içerisinde İngiliz Tv’sinin nostaljik dizisi The Darling Buds Of May’de yer alır.İşleri rast giden aktis,mali açıdan da buzları kırarken ABC kanalının en çok tutulan filmi The Young Indiana Jones Chronicles ile ekranların sevilen yüzü lakabını alır.Ününe ün katan güzel yıldız 1994 yılında CBS’nin Return Of Native filminde başrol oynar.Ardından Catherine The Great adlı Tv filminde yer alır.Filmografisi içinde değerlendirildiğinde tarihi ve epik dramalara ağırlık veren Jones,Marlon Brando ile oynadığı Christopher Colombus:The Discovery ile bu tür filmlerde de güzelliğini ve yeteneğini ön plana çıkarır.90’lı yılların sonuna doğru Splitting Heirs filmiyle kamera karşısına geçen aktris Phantom ile adını devler ringine kazır.Aktris sırasıyla The Mask Of Zorro’da Antonio Banderas’ın sevgilisini(ilerde karısı olacak),Entrapment’da Sean Connery ile başrolü ve The Haunting Of Hill House’da Michael Douglas ile aynı sahne tozu yutarak beraberliklerinin ilk adımını atarak çok geç olmadan evlenirler.Devam edelim Jones hakkındaki bazı söylentilere…
Seksapelliği,caka satması bir yana dursun, şansızlığa kurban giden bir oyuncu olarak tanınan Jones,esas oyunculuğunu beyazperdeye aktaramasa da hayallerini gerçekleştirdi.Her ne kadar oyunculuk açısından yenilik getirmiyor olsa bile.Michael Douglas sayesinde yükselişe geçip geçmediğini bilemememize rağmen-ki bu hiç önemli değil,sinemanın aranan yüzü olduğu gerçeğini kimse değiştiremez.

PARANOİD PARK

DVD

Yönetmen: Gus Van Sant
Senaryo: Gus Van Sant,Blake Nelson
Oyuncular: Gabe Navins,Daniel Liu,Taylor Momsen,Jake Miller
Bölge: 2(Türkiye) 92 dakika
16:9 Geniş ekran(anamorfik)
İngilizce 5.1 Dolby Digital, İngilizce 2.0 ses seçenekleri
Türkçe altyazı
Barbar Film/D productions

Elephant filmiyle ciddi anlamda adını duyuran Amerika’lı bağımsız ‘’auteur’’ yönetmen Gus Van Sant’ın yazıp yönettiği Paranoid Park kurgusal anlamda diğerlerine göre çok farklı statüde yer alan bir film.Deneysel bütünlüğe sahip,dramatize edilmiş unsurlar ile karakterin iç hesaplaşması ve kendi kurduğu sanal dünyanın içinde kayboluşu konuyu oldukça ilginç kılıyor.’’Teenage’’ çağındaki bir gencin yaşadığı ruhsal çöküntü,ne yaptığını bilememe hali ve ilgisizlik.İlgisizliğin,aile ortamındaki durumu…Paranoid Park adından da anlaşıldığı üzere paranoyak olanların(evsizler,ergenlik sorunu yaşayanlar,uyuşturucu bağımlıları ve alkolikler…) yani diğer bir deyişle hayattan kopmuş; yeni kimlik arayışına giden genç kesimin takıldığı bir yer.Tüm sorunları geride bırakarak kay kay yapmaya gelenlerin deşarj olmak uğruna hünerlerini göstermeleri de cabası…Problem çocuk Alex aşama aşama günlüğüne başından geçenleri yazıyor ve onları ’monolog’ eşliğinde seyirciye aktarıyor.Sıradan bir çocuk olma sıfatını çoktan yitirmiş olan Alex’in bilinçaltına yolculuk yaparak; kendinle yüzleşmesi ise filmin asıl süprizlerinden…

‘’Ötekileştirme’’
yi muntazam bir şekilde rayına oturtur gibi anlatan film,kurduğu mistik dünyası ile mistisizm’e sırtını dayayarak alamet-i farikasını ortaya koymayı başarmış.Psikolojik olarak manipulasyonu sağlayan Gus Van Sant için bir parantez açmak mecburi.Yaratılan mistik dünyadaki işlevi özgünlüğünü koruması.Uzun plan sekansların ve ağır sahnelerin ağlarını aynı koza üzerine ördüğü tematik yapının temellerini atan yönetmen hakim olduğu sinema dilini kullanarak ergenlik çağının sorunlarına ayna tutuyor.Toplum bilincinden uzak aile yapısının çocuklar üzerindeki etkisini ele alan Paranoid Park ‘flashback’ ve 'flashforward’ larla mekanların önemini aktarmasının yanı sıra ‘’genç bakış açısı’’nı beyazperdeye yansıtması Gus Van Sant’ın çektiği diğer filmlerle akrabalık bağı kurduğunun bir kanıtı.Kamera açılarıyla Alex adlı baş karakteri kadrajın içine yerleştirip ona close-up uygulayarak onun gözünden görmemizi olanak sağlayan Paranoid Park gerçeklerle yüzleşmemize olanak vermezken; yoluna devam ederek, kendi gerçekleriyle yüzleşiyor.Genellikle birbirine benzer oyuncuların(ufak erkek çocuklar) tercih edilmesi de yönetmenin filmlerini ilginç kılıyor.Paranoid Park daha akıcı,daha devingen olmakla beraber olay örgüsünü birkaç detayın üzerine inşa ediyor.Bunlardan biri olan tren sahnesi tamamiyle filmin kilit noktalarından…Bunun yanı sıra kültürel yozlaşmanın gerekçelerine değindirerek ders verici olma özelliğini de elinden bırakmıyor.

Neden izlenmeli?


Gus Van Sant’ın önemli filmlerinden biri olan Paranoid Park,davranışlarımızdaki bozuklukları dile getirirken;serbestliğin,rahatlığın ve rüya-vari görüntülerin insan yaşamı üzerindeki kalıcı etkilerini katı bir sistem içerisinde anlatıyor.İzole olmuş yeni kavramları.Bizlere sunulan bu tabloyu evirip çevirerek mutsuzluklardan sıyrılıp mutluluklara doğru kucak açmamızı sağlayan sıcak, bağımsız bir film.

Kutu:
Klasik şeffaf
Diğer Ekstralar: ‘’Yapım Aşaması’’ filmin post prodüksüyon halinin nasıl ortaya çıktığını ve hangi şartlar altında çekildiğini anlatıyor.Buna ek olarak orijinal fragman ve sahne seçenekleriyle de izlenilebilir bir dvd içeriğine sahip.Eklerde Türkçe altyazı mevcut.

SAW 3

YAPIM AŞAMASI

Insanın içindeki şiddet duygusunu uyandırarak bilinçaltına doğru yolculuk yapan Saw serileri ‘’canavarlaşmış’’ ya da ‘’canavar’’ görünümlü karakterler yaratmayor; tam tersine onları merkeze oturtarak oyunun bir parçası haline getiriyor.Ülkemizde gösterime girdiği ilk günden beri rekor kıran Saw serisinin başarısı Jigsaw gibi bir katile ait.Katil demesek daha kârlı çıkarız.Çünkü Jigsaw’un beklentisi oldukça farklı.Hayattan kopmuş,yaşama duygusunu yitirmiş kişileri bir araya toplayarak ‘’avını bul öldür’’ taktiğiyle kendilerini öldürmelerini seyrediyor.Işkence sahneleri de cabası…Mazoşistçe bir yaklaşım mı? Bana sorarsanız böyle olmasının birçok nedeni var.Bunlardan biri ise karakterlerin birbirleriyle olan bağlantısı…Asıl önemli olan ise oyunu kurallarına göre oynamak. Saw filminin çıkış amacı hunharca kan dökülmesi ya da hayvani duyguların beyazperdeye yansıtılmış olmasından ziyade hayatta kalmak için ne kadar çok direnebilirsiniz sorusunu sorarak yanıtını almasıdır.Kısacası bu bir test.Sınamak,sınanmak ve güçlü olmak filmin en önemli 3 öğesi…Bunlar üzerinden yolunu çizen Saw serileri bilinmeyen bir denklemin parçalarını oluşturup ağını insan psikolojilerinin üzerine örerken, ilk Saw salt bir anlatımı vurguluyor,serinin diğerleri ise raydan çıkarak karmaşık/çapraşık bir yapıyı ele alıyor.Bununla kalmayıp ‘’sadizm’’ başlığı altında tüm söylemek istediklerini açıklaması da takdire şayan.Gelelim serinin yapım aşamasına…Anlatmaya başlamadan evvel filmler hakkında küçük bir detayı aktarmak istiyorum.’’Sadizm’’ terimini kullandığımızda bunun neresi takdire şayanlık diyorsunuzdur kimbilir…Tüm sinematografik elemanlar birbirine o kadar bağlı ki,kurgusal açıdan değerlendirildiğinde pürüzsüz bir strüktür üzerine inşa edilmiş olan Saw, en amiyane tabirle başarıyla kotarılmış deneysel bir film…Neyse lafı fazla dolandırmadan asıl konumuza dönelim.
Eleştirmenler Saw serisinin düşük bütçeyle çekildiği kanısına vararak kısa zaman içerisinde bu kadar sükse yapmasına şaşırmışlardı.Halbuki tüm Saw serileri büyük bir bütçeyle çekilmiş gibi gözüküyor.Yapım aşamasına kısaca bir göz attığımızda film setinde çeşitli alet ve edavatın bulunması Saw 3’u etkili kılmıyor.Aksine film için hazırlanan set ortamında öyle ihtişamlı işkence makinaları var ki maliyetinin yüksek olduğu kesin….Bunun yanı sıra Jigsaw’un maskesinin üretim aşaması ise bir hayli ilginç.Uygun bir kukla yaratabilmek(elde etmek) için birçok modelin üretilip hazır duruma getirildikten sonrak geçen süreç oldukça meşakâtli…Tüm film Storyboard(resimli hikaye anlatımı) iskeleti üzerine yerleştirilirken her bir çizilen sahnenin riskli olduğunu da hesaba katarsak,en ufak ayrıntıların bile film için katkısı büyük.Hemen parantez açalım Saw 3’de Jigsaw’un ağzından çıkardığı maddeyi imal edebilmek için kovalar dolusu bir karışım hazırlamışlar. Seyircilerde soğuk duş etkisi yaratacak bir diğer ayrıntı ise Jigsaw’un ameliyatının gerçekleşmesi için yaratılan bir yapay kafatasının filmin içine yedirilmiş olması.Seyircilerde mide bulandırıcı bir etkiye sahip olan sahnedeki doktor beyninde tümor olan Jigsaw’u iyileştirmek için kafatasını matkapla açar.Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre bazıları filmin devamını izlemeden kaçmış.Oysa ki doktor kafatasını yardıktan sonra Jigsaw’un yatış pozisyonuna bakın.Yan yatıyor ve yüz ifadesi oldukça donuk.İşte buradaki tuzağı çok yakından bakınca anlaya
bilmemiz mümkün.Asıl simulasyonun gerçekleştiği ana doğru kameramızı doğrulttuğumuzda bir karakter için buzdan bir vücut yapıldıktan sonra soğuk suyun üzerine fışkırtılmasıyla donması sağlanmış.Üstüne üstlük dijital efektler olmadan.En fazla tuzak kurmacasına sahip olan Saw3’de ise CGI tekniği tercih edilmemiş.Her şey el emeği… Biraz da serinin diğerlerinden bahsedelim.İlk Saw filminin son sahnesini hatırlayın; Jigsaw yerden kalkıyor ve kapıyı kapatıyordu.O sahnede bile özel olarak bir maske kullanılmış.Izlerken bu kadar tiksindirici olmasının altında yatanlar bunlar mı diyeceksiniz .Ama ilk filmin yönetmeni ve fikir babası James Wan’dı.Buna rağmen her şey tam rayına oturmuş gibi gözükse de yönetmen Wan tahtını kısa bir süre sonra serinin ikincisini ve üçüncüsünü çeken Darren Lynn Bousman’a bırakmış. Asıl önemli olan profesyonelce bir iş çıkararak kendini slasher türünden ayıran Saw 3 özgün tarzını koruma içgüdüsünü elinden bırakmıyor.
Sette oyuncularla iyi bir iletişim kuran yönetmen Darren Lynn Bousman onlarla çalışmaktan zevk aldığını dile getirirken arkadaşlık ilişkisini önemsediğini her fırsatta dile getiriyor.

TUZAKLAR:

The Rack Trap:İşkence tuzağı olarak adlandırılan bir alete ellerinden ve kollarından bağlanan karakterin (hesapta) eziyet görerek ölüme terk edilmesi.

Freezer Room:
Dondurucu oda’da karakterin dondurularak eziyet çekmesini sağlamak.(Yazının ortalarında bahsetmiştik)

Angel Trap: En önemli ve en riskli tuzak olarak bilinen melek tuzağı’nda karakter iki elinden,ayağından ve göğüs kafesinden bir alete bağlanır.Göğüs kafesine daha önceden hazırlanmış bir koruyucu giydirilir ve bu koruyucu aynı göğüs kafesi şeklindedir.Alet çalıştırıldığında göğüs kafesini yırtar.

Genel bir çerçeveden bakıldığında Saw3 adrenalini yüksek dozda seyirciye zerk eden bir yapım olmanın ötesinde,olay örgüsündeki sekansları ardı ardına gelecek şekilde kurgulayarak çeken Darren Lynn Bousman’ın en önemli filmi.

ELEPHANT MAN

1980
Yönetmen:David Lynch
Senaryo:Christopher De Vore,Eric Bergreb,David Lynch
Müzik:John Morris
Oyuncular:Anthony Hopkins,John Hurt,Anne Bancroft,John Gielgud,Wendy Hiller,Freddie Jones,Michael Elphick 124 dk./İngiltere ve Fransa ortak yapımı/Siyah-Beyaz


"Herşeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir, çünkü aksi takdirde olayları kendi akışına bırakmaya korkarsınız. psikoloji, gizemi ve büyü niteliğini yok eder. anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor.Çünkü anlam çok kişisel birşeydir ve herkese göre değişir..."Bu lafın kime ait olduğunu bilmeyenler varsa bir an önce araştırmaya başlasınlar.Çünkü yaşadığımız dünya üzerindeki mistik öğeleri bilinmeyen bir denklemin içine hapsedip onlara çeşitli metaforlar yükleyerek kara-psikoloji türüne ışık tutan tek bir yönetmen var, o da hiç şüphesiz David Lynch.Peki Lynch denildiğinde aklınıza gelenleri not eder misiniz diye sorsam cevabınız ne olurdu? Zor bir soru oldu sanırım.O halde parantez açmak mecburi.Lynch karmaşayı seven,anlamsızlığa anlam yükleyen(yukardaki alıntısında bahsediyor),yorumu izleyiciye yükleyen ve kendi düşlerinde yaşayan bir sinemacı.Bu anlattıklarımın tersi yönünde fikre kucak açarak, Elephant Man adlı bir film yapan yönetmen dramatik bir ağ kurarcasına, karakterlerin hem vahşi hem de duygusal yönlerini göstererek 1980’li yıllara damgasını vurmuştu.Tematik açıdan inceleyelim.Doğuştan sakat doğan John karakterinin yüzünün Elephant’a benziyor oluşu,kimileri için korkunç bir kabus olarak görülürken; kimileri içinse sırtından para kazanılmaya çalışılan bir sirk cambazı…Unutulmaması gereken bir detay ise onun da duygularının olduğu.Hatta filmin en önemli sahnelerinden biri ‘’Elephant Man’’ (John Merrick)’in ‘’I am not an animal,i am an human being’’ diyerek haykırmasıdır.Karakterin iç dünyasını ele alarak;onların ruhsal gelişimiyle beraber sanayi devrimi’nde yaşanan olayların silsilesini gözler önüne sererken aşağı tabaka insanların ya da diğer bir deyişle parasız pulsuzların da yaşamından belirli kesitler anlatan Lynch’e göre ,o dönemdeki yoksulluk ele alındığında ortaya çıkan tablo aşikar.Kaldı ki bu sorunları oldukça mizahi bir dille aktarıp,asıl hikayesini ‘’Elephant Man’’ üzerine dayandırarak konuya karşı duyarsız olanlara karşı atıfta bulunması da oldukça formalistçe bir bakış açısı.Buna ek olarak John Merrick’i bulunduğu ortamdan kurtaran doktor Treves’i de es geçmemek lazım.Bana kalırsa ‘’Elephant Man’’ yönetmenin ilk filmi olan Eraserhead’deki büyümüş hali.Filmler arasında akrabalık bağı kuran Lynch fotografik görüntülerle aradaki köprüyü kurarcasına yeni bir pencere açarak olay örgüsünü sert bir yapı üzerine inşa ediyor.İnsanın içindeki çirkinliği,çirkinliğin içindeki güzelliği yorumlayarak hedef kitlesini toplumsal baskılara yönlendiren film hem o dönemin insanlarının yaşadığı ruhsal buhrana hem de onların doğurduğu sonuçlara haiz.Bunu şu şekilde ifade edebiliriz:Lynch-vari bir mantıktan uzak olan bu yapım tamamiyle rotasını duygusallığın üzürüne kuruyor.Bununla kalmayıp ani-kesmelerle seyircilerde soğuk duş etkisi yaratıyor adeta.Elephant Man’in sinematografik açısından en önemli özelliği ışık-gölge oyunları.Tamamiyle fil adam’a close-up yaparak aydınlık kalan taraflarındaki yüz ifadesi çok yumuşakken,karanlık kalan tarafındaki yüz ifadesi ise oldukça sert.Bir diğer özelliğine gelirsek…Müziğin kullanımı açısından sessiz bir ortam yaratılırken;sözlerin kifayetsiz kaldığı anlarda kullanılan müzik ise filmle doğru orantılı bir şekilde gelişiyor.Aslında film Karl Marx’ın belirttiğine benzer bir şekilde gelişerek halkın,makinaların esiri haline geldiğini,ve iletişim kuramamanın koşullarını görsellikle harmanlayarak seyircinin önüne koymuştur.Dolayısıyla da fil adam karakteri John’un, kalıbın içinde kalarak bir obje haline dönüştürülme hali Nieztzsche’nin en önemli lafıyla bağdaşıyor.Şöyle ki; Nieztzsche başkalarının acı çekmesinden zevk alanları farklı bir biçimde tanımlar:Onlar birer canidir.’’Estetik’’ açısından değerlendirmeye alırsak,yönetmenin ikinci filmi olmasına rağmen,taşların da rayına oturmasıyla beraber didaktik olma özelliğini koruyarak siyah-beyaz olması bu filmin başarısını ortaya koyuyor.Elephant Man’in ilgiyi üzerine çekmesinin nedenlerini düşünürsek pek somut bir sonuca varamayız.Çünkü karamsar ve modern insanın umutsuzluğunu acımasızca vurgulaması hem hüzünlü hem de gülünç anların bir yansıması….Unutmadan söyleyelim.Zamanında tam sekiz dalda Oscar’a aday gösterilen bu film,keşke ödülü alabilseydi.İlgiyi hak etmiyor mu?

AL PACİNO

Al Pacino’nun ismi zikredildiğinde ilk aklınıza gelen özelliği nedir? Gangster karakterleriyle bütünleşmiş,şiddet kisvesini üzerine giyen,sert,dinamik ve oldukça mafya-vari bir kişilik(filmlerinde tabi ki) ‘’Kötü Adam’’ rollerinden ‘’İyi Adam’’ rollerine geçiş aşamalarını canlandırarak onlara hayet veren Al Pacino’nun beyazperdeye adım atmasını sağlayan en önemli filmi hiç şüphesiz The Godfather 2 oldu.Gelin hep beraber aktörün hayat hikayesine kısaca bir göz atalım.Al Pacino 25 Nisan 1940 yılında New York’da dünyaya gelir.Güzel Sanat’lar okuluna giderken oradan ayrılarak çeşitli işlerde görev alır.1966 yılında oyuncu olmayı ilke edinen Pacino ‘’Actors Studio’’ da eğitim almak için hak kazanır ve kısa bir süre sonra Earl James ile beraber çalıştığı The Place Creep’da oynar.1967-68 yılları arasında tiyatro yeteneğini sergilemek isteyen aktör serseri ruhlu birini canlandırarak ‘’The Indian Wants The Bronx’’ adlı eserin bir parçası olduğunu kanıtlayıp ‘’Obie’’ ödüllerinin dağıttığı ‘’En Iyi Erkek Oyuncu’’ ödülünü alma onuruna erişir.Ardından Pacino Broadway’de sahneye çıkarak ‘’Does The Tiger Wear a Necktie’’ adlı oyunla toplumdan soyutlanmış bir uyuşturucu bağımlısını ‘’ben doğuştan bir oyuncu olarak dünyaya geldim’’ sözüyle bağdaştırırarak ikinci kere ödül heykelciğini alır.(Tony Ödülü) Kariyerine başlangıç filmi ise Me,Natali’dir.1970 yılı ise kendisi için tamamiyle bir dönüm noktası olur.Francis Ford Coppola’nın The Godfather 2’si,Sidney Leumet’in Serpico’su ve Sydney Pollack’ın Bobby Deerfield imzalı flmlerinde rol alarak engebeli yollardan yürümeye bir son veren aktör rüyalarını gerçekleştirmek uğruna birçok filmde oynamaya devam eder.1980’li yıllarda ise aktör beyazperde ve tiyatroyu birarada yürüterek teen-slasher türüne ayna tutan iddiali bir yönetmen olan Brian De Palma’nın Scarface filminde rol alır. Bu kadar nam saldıktan sonra,karizmasını çizdiren Pacino fiyasko bir film olarak hatırımızda kalan The Revolution’da Donald Sutherland,Natassa Kinski gibi oyuncularla aynı sahneyi paylaşır.Gelelim en çok sükse yapan filmlerinden bazılarına… Yakışıklı aktör sine-retro aktörlerinden Warren Beatty’nin prodüktörlüğünü,yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmde bütün kamuflaj hilelerinin kendi üzerinde uygulanmasıyla fiziksel olarak tanınması oldukça zor olan ‘’şeytani’’ bir karaktere bürünür.Bu sayede beyazperdenin merdivenlerini hızlı adımlarla çıkarak Godfather 3 filminde rol alır(zaten başka şansı yoktu ki…)
90’lı yıllar…Carlito Way, Robert De Niro ile aynı kulvarı paylaştığı Heat,Devil’s Advocate ve son olarak 88 minutes filmiyle beyazperdenin unutulmaz kahramanı haline gelir. Pacino gibi usta bir oyuncunun hayat hikayesi ve filmografisini bir sayfaya sığdırmak ne kadar doğru bilemiyorum ama maço mizacı ve o keskin bakışlarıyla hedefini tam onikiden vuran başka bir oyuncu yok ama benzerlerinin olması aşikar.Kendisini bu kadar sevdirmesinin bir nedeni ise içindeki oyunculuk arzusunun sürekli yanan bir ampül görevi görmesidir.

04 Mayıs 2008

MİCHAEL HANEKE


‘’Kendi kendine yabancılaşmak,duygusal buzlaşma gerçeklik duygusunu yitiren gerçeklik bu sözün kim tarafından söylendiğini merak edenlere önerim kısa bir süre de olsa düşünmeleridir.’’
Bu düşünce tarzı tek bir kişiye aittir.Kim olduğunu anlayanlar lütfen ses çıkarmasın! Onlar biraz daha beyin jimnastiği yapadursunlar.Biz devam edelim…Toplumsal değer yargılarının kaybedildiğini ya da diğer bir deyişle harcandığının portresini filmlerinde çizen Michael Haneke kendine özgün/deneysel bir yapıyla ağlarını insan psikolojileri üzerine örerek olayların nasıl gösterildiğinden ziyade;kanımıza ne şekilde zerk edildiğinin neden ve sonuçlarını ortaya koyuyor.Bu bağlamda yalnızca olay örgüsüne sırtını dayayarak saldır-yok et taktiğiyle avını yakalamaya çalışıyor.Peki bu av kim? Cevap:seyirciler.Haneke oltasını en derin yere atıyor eğer ki yakalarsa seyircileri himayesi altına alarak kendi dünyasına çekmiş olacak.Peki bu bu Haneke denen adamın kim olduğunu bilen varmı? Bilmeyenler için kısaca kim olduğundan bahsedelim…1942 yılında Almanya’nın Münih kentinde doğdu.Viyana’da Felsefe,psikoloji ve tiyatro eğitimi gördü.Mezun olduktan sonra(1967-70) Südwestfunk Theater Company ile işbirliği yaparak;Alman Televizyonu’na çeşitli senaryolar yazdı.Kendisinin ününe ün katarak devler ringine dahil olmasını sağlayan hiç şüphesiz Yedinci Kıta idi.Hatırlatalım film Locarno Film Festival’inde Ernest Artaria ödülüne layık görüldü.Ardından Benny’nin Videosu(1992) adlı yapımla daha çok sükse yapan yönetmen zincirleme halinde birbirine bağlanan ve beyazperdede boy gösteren filmlerine ön ayak olması(Ölümcül Oyunlar, Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası,Bilinmeye Kod ve Piyanist) ödüllere doğru koştuğunun bir göstergesi.Tabi ki kendi üslubuyla…İşte böyle bir adam! Çoğumuz onun yaklaşımından korkuyoruz.Ben mi…Yok canım.Bana kalırsa ;hayatımızın bir köşesinde Haneke gibi bir sinemacının durması gerekiyor.Hani evinizdeki kütüphane rafına kitapları yerleştirirsiniz,içindeki bilgileri tazelemek için yine ve yeniden okursunuz.Haneke’yi de öyle düşünün.En önemli özelliğine gelecek olursak;orada biraz durmamız gerekecek.Çünkü yönetmenin filmleri tempolu ve hızlı kurgudan çok ağır aksak ilerleyen(işleyen) sahneler eşliğinde finale doğru buzlarını kırıyor.Kısacası kültürel çatışmalardan yola çıkarak bir insanın ölümünü hunharca beyazperdeye yansıtan Haneke gibi bir yönetmen yok…Örneğin Cache. Duvara kan sıçradığı sahneyi hatırlayın …Hem de hiç hesapta yokken! Cache uzun sekans planları ve iç bayan sahneleriyle, finale doğru seyircilerde soğuk duş etkisi yaratarak(her zaman böyledir) ters köşeye yatıran Cache ’’ manipülasyonun babası’’ lakaplı filmlerden biri. ‘’Mesele, neyi gösterebildiğimde değil.Daha çok seyirciye var olanın yerine neler gösterildiğini fark etme fırsatı verip vermemekte.Özellikle şiddeti nasıl gösterdiğimde değil mesele seyirciye şiddet ve şiddetin anlatılması konusunda kendi konumumu nasıl gösterdiğim’’ Şiddetten konu açılmışken birkaç kelam laf etmek lazım.Toplumun genel bir sorunu haline gelen şiddet yönetmenin içindeki dürtüyü dışarı çıkarmasına sebebiyet veriyor ve ‘’şiddet’’ unsurunu tek bir celsede boşamıyor.Bunun üzerine ‘’ırkçılık’’ problemiyle gündeme gelerek toplumsal sorunlara ayna tutması ötekilik etkisi yaratıyor adeta..Sonuç olarak Haneke’yi sinemasal bir yapı içerisinde tanımlayacak olursak;söylenebilecek en yerinde söz mantığını kullanarak,kurallara bağlamadan filmlerini aynı düzlem üzerine oturtuyor olmasıdır.

88 MİNUTES

’Biz seri katiller,oğullarınızız,kocalarınızız,biz her yerdeyiz.Ve yarın çocuklarınızdan daha çoğu ölmüş olacak’’ Ted Bundy

Ted Bundy ’nin yaşamından yola çıktığımızda,(A ‘dan Z’ye Seri Katiller Kitabını okuyanlar bilirler), ortaya çıkan en önemli sonuç öldürdüğü kurbanların sayısının kendince itiraf edilmesidir.Peki işlediği cinayetleri açıklamayı sevmeyen özünde/varsayımsal olarak Ted Bundy ’nin özelliklerine sahip,özenti ya da diğer bir deyişle kopyacı bir katilin varlığından haberdar olsaydınız sizce nasıl olurdu? Böyle bir konuyu ele alan 88 minutes ölümle yaşam arasında gidip gelen bir profesörün(Al Pacino) entrikalarla dolu anlarına haiz… Düşünsenize 88 dakika sonra öleceğinizi…Gelelim Ted Bundy’nin filmle olan bağlantısına.Geçmişe doğru yüzümüzü döndüğümüzde Bundy Seattle’da Utah Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesine kaydolmuş.Fakat çok geçmeden içindeki hayvani duygular(öldürme arzusu) cinayet işlemesine neden olmuş.Hatırlarsanız,88minutes’deki katil de bir avukattı.Rastlantısal mı yoksa atıfta bulunmak için mi yapıldı tam olarak bilemiyorum ama ,bildiğim tek şey katilin rolünü pek iyi canlandıramadığı.Şu açıdan değerlendirelim:Ted Bundy gibi bir katil son derece zeki,kurbanlarını kendine göre seçen,açık vermeyen biriyken,filmdeki katil oldukça zayıf,güçsüz,açığını belli eden bir yapıya sahip.Aslında temanın bu şekilde işlenerek rayına oturtulması son derece mantıklı.Aksi takdirde benzeşmeler ön plana çıkarak seyircilerin yabancılaşmasına neden olabilirdi.Bana kalırsa 88 minutes filminin en can alıcı noktası katil sandığımız ya da katil olduğuna inandığımız birinin yalnız başına kurbanlarını öldürmediği.Çünkü kendisi hapiste.Peki diğer kişi kim? İşte asıl sürpriz…Kaçan kovalanır mantığıyla hikayenin tepe noktasını oluşturan karakterler mamülü aksiyonun başladığını gösteriyor desem tipik bir aksiyon filminin içinde yer alan klişelere yelken açtığını söylemiş olurum.Tam tersine aksiyondan çok bir oyunu sahneliyor.Hiç ummadığınız bir anda parodoninin büyüsüne kapılabilmeniz mümkün.88 minutes adından da anlaşıldığı gibi kısıtlı bir zaman diliminde geçen olayları ele alıyor.

Bu bağlamda açılış sekansında seyirciye gösterilen duvar saatleri ile paralellik gösteren sahneler akıllarda soru işareti uyandırıyor.Belli belirsiz ‘’flashback’’ler aracılığıyla geçmişe doğru yolculuk yapan film,günümüz ile bağlantı kurarak gitgide değişen ve kimlik çatışması yaşayan karakterlerin iç dünyalarına adım atıyor.Bunun yanı sıra Al Pacino gibi başarılı bir oyuncunun ,aklını iyi kullanabilen bir karaktere bürünüp aynı zamanda o karakterin çok baskın yönünü göstermemesi ise başarısının bir kanıtı.Diğer oyuncuların da hakkını yemeyelim.Spekülatif olarak bakıldığında, şu son dönemde seri-katiller filmlere kapak olmaya başladı:Zodiac,Sweeney Todd,88 minutes…Seyircideki şiddet eğilimi mi arttı yoksa seri-katiller mi moda haline mi geldi? Bu sorunun yanıtına cevap veremesem bile,psikolojik olarak yaşanan olaylar; bunların içine eziyet,işkence,mazoşistliği de katarsak beklentilerimiz çok farklı yönlere kayıyor.

Aslına bakılırsa 88 minutes kendi özgün tarzını oluştururken;şiddeti bizlere göstermeden ve sırtını görselliğe dayamadan dizginleri eline alması durumu kotarmasını sağlıyor.Diyelim elinizde bir kamera var.Şarjının bitmesine 88 dakika kalmış.Kaseti ileri sarsanız olmaz,geri sarsanız da olmaz.Şarjınız bitince kameranız kapanacak.İşte yaşamınız da bu kadar kısa…Saatlerin,dakikaların,saniyelerin insan hayatı üzerindeki etkisini hesaba katarsak; soğukanlılığımızı yitirmeden hayat mücadelesi veriyor olmamız Dr Jack Gram(Al Pacino)’ın davranışlarıyla örtüşüyor.Tıpkı Saw serilerinde olduğu gibi.Oyun oynamayı seven yönetmen Jon Avnet kamerasını mekanlara doğru kaydırıp,ortamı yavaş yavaş tanımamızı sağlayarak aşina olmamızı istiyor sanki.Tekerleğin yavaş yavaş dönmesi hızlı kurgu sekanslarından ziyade;oldukça tempolu sahnelere kucak açarken 88 Dakika’nın finaline doğru daha da güçleniyor.Buna ek olarak kasvetli olma özelliğini koruması da cabası…Sonuç olarak 88minutes çıkmaz bir sokakta güç bela ilerlemeye dururken, elimize tutuşturulmuş akide şekerini senaryoda burada seyirciyi ters köşeye yatırmak lazım denilen yere kadar zevk alarak emiyoruz.Şekerimiz bittiği zaman da filmin doruklarına varıyoruz.(bende dahil olmak üzere) sizde varmak ister misiniz…

NAOMİ WATTS

Bir varmış bir yokmuş…28 Eylül 1968 yılında İngiltere’de adı Naomi soyadı Watts olan şirin şirin bir kız bebek dünyaya gelmiş.Annesi Myfanwy Roberts babası Peter Watt’mış.Naomi Watts’ın 4 yaşınsayken annesi ve babası ayrılmış,7 yaşına geldiğindeyse aksilikler peşini hiç bırakmamış ve derken babası hayata gözlerini yummuş.Bu olumsuz olaylar silsilesinin ardından çok sevdiği erkek kardeşi Ben’i de yanına alarak Kuzey Galler’daki Anglesey adasında bulunan Ziangefni şehrine taşınan Watts kardeşler büyükanne ve büyükbabasıyla yaşamaya başlamışlar.Hızla gelişimini tamamlayıp ergenlik dönemine geçiş yapan Watts daha 14’ündeyken hayallerinin peşinden koşmak için menşeii Avusturalya olan annesinin memleketine yerleşme kararı alarak oranın vatandaşlığına geçmekte karar kılmış.Watts bunu şu şekilde ifade eder:’’Düşündüğümde kendimi Britanya’lı olarak hissediyorum ve Birleşik Krallık’ta çok güzel anılarm var,14 yaşımdayken İngiltere’de ayrılmak hiç istememiştim.’’
Bundan çok kısa bir süre sonra Kuzey Sidney Kız Lisesi’ndeki(North Sydney Girls High School) eğitiminin ardından küçüklüğünden beri oyunculuk ateşiyle yanıp tutuşan Watts,oyunculuk kurslarına kayıt olmuş.İyi yapmış olsa gerek ki,katıldığı deneme çekimlerinden birinde Nicole Kidman ile tanışarak ilk rolünü For Love Alone(Leo’nın kız kardeşi)’da,ve ikincisini The Dustodian(Louise karakteri)’de aldı.

Küçük rollerde yer almasına karşın,kendi içindeki çocuğu dışarı çıkaran aktris,başarı merdivenlerindeki ilk basamağı çıkarak beyazperdeye adımını attı.Nitekim bu kararından çabucak cayan Watts modelliğe geçiş yaparak soluğu Japonya’da alması nedeniyle ister istemez oyunculuğu kısa bir süre askıya almak zorunda kaldı
(Nedendir bilinmez).Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre hayatının en zor anlarına gebe kalmış.Bu nedenden ötürü işi bırakarak bir alışveriş merkezinde çalışmaya başlamış.Değişikliği seven güzel yıldız ardından bir moda dergisinde editor olarak işe başlamış.Hızlı silah çekmeyi seven bir özelliğe sahip olan yıldız için sürpriz bir gelişme meydana gelerek bir kolejin küçük bir oyununda yer alması için teklif gelmiş.Böylece aktrisin içindeki sönmüş volkan tekrardan alevlenerek, tamamiyle kendini oyunculuğa adamasına neden olmuş.

Devam edelim…1991’de Home and Away(Julie Gibson) rolünde ve Brides of Christ(Frances Heffernan) adlı televizyon filmlerinde rol alan Watts aynı yıl başarılı mı başarılı,çekici mi çekici olan beyazperdenin büyüleyen starı Nicole Kidman’la beraber oynayarak yan rollerden birini canlandırdı.Rol aldığı Martine,Wide Sargasso Sea ve Miss Conduct filmlerinin ardından 1995 yılında Hollywood çağına geri dönüş yapan yıldız,Tank Girl adlı bir yapımda ‘’Jet Girl’’ kisvesine büründü.Herşeye rağmen tüm zorlukların arkasına sığınarak sistem içindeki sıkışıklığın resmedilmesi her ne kadar Watts’ın canını sıksa bile,Sleepwalkers ve Children of the Corn gibi B sınıf filmlerde oynaması kendisi için önemli referans olmuş.

1995-2000 yılları arasında yer aldığı en önemli yapımlardan biri 1998 yılında beyazperdeye aktarılan Dangerous Beauty oldu.2002’de usta yönetmen David Lynch’inen çok sükse yapan filmi Mulholland Drive ile kişilik bölünmesi yaşayan karakteri
canlandıran aktris psikolojik olarak etkilenmiş olsa gerek ki,kendini o kabus-vari ortamın içine kapatarak rolün üstesinden gelmiş.Bununla da kalmayıp Cannes Film Festival’ine katılan filmin En İyi Kadın Oyuncu dalında Ulusal Film Eleştirmenliği ödülünü ve aynı zamanda En İyi Çıkış yapan Oyuncu dalında National Board Of Review ödülünü aldı.2003’de adı Heath Ledger ile anılan Watts, Ned Kelly adlı filmde oynayan yıldız akabinde,The Assasination of Richard Nixon ve Huckabees’de adını devler ringine kazımış(Jude Law,Dustin Hoffman,Sean Penn) gibi oyuncularla bir araya gelerek şans yakaladı ve
2005’de The Ring 2 adlı yapımla kendini tamamiyle kanıtlama fırsatını buldu.O senenin sonuna doğru Klasik King Kong’u yeniden beyazperdeye uyarlayan ünlü yönetmen Peter Jackson’un filminde King Kong’un tutkulu aşığını canlandırdı.Bir yıl sonra Edward Norton ile kamera karşısına geçen Naomi Watts,Painted Veil filminde adı aşk dedikodularına karıştığı rol arkadaşı Liev Schreiber ile görüşmeye başladıktan kısa bir süre sonra nişanlandıkları haberi sinema dünyasına bomba gibi düştü.Dahası başka bir süprizle sevenlerini şaşırtan Watts budizme başladığını ve vejeteryan olduğunu dile getirerek alamet-i farikasını ortaya koymaya çalışmasının yanı sıra o dönem kendini rahatlatmak için zamanının bir kısmını New York City’deki evinde geçirdiği söylentiler arasında… 2006 ise Watts için biraz şansızlık yılı…
David Lynch’in yazıp yönettiği İnland Empire adlı yapım görücüye çıkmamış,yalnızca Film Festival’ine katılarak ödül almış.Parantez açarsak oyunculuk açısından değerlendirildiğinde tahtını koruyan Watts için filmin geniş kitlelerce izlenmemiş olması kendisini biraz üzmüş olsa gerek.2007’de iki önemli filmle seyircilerin karşısına geçen güzel yıldız,David Cronerberg’in yönettiği Eastern Promises’de Ana adlı Rus karakteri,Michael Haneke’nin Funny Games’inde de Anna’yı canlandıran aktris komşularının başına gelen olayları seyircilere aktaran kişiydi.Aktris filmlerin büyüsüne kendisini kaptırarak mekanın içindeki olayları,olayların içindeki mekanları ve bu mekanlara hakim olan duyguların dışavurumunu o kadar anlamlı kılıyor ki,adeta ruhunu katıyor oyunlarına.Peki Naomi Watts adını duyduğunuzda ilk aklınıza gelen nedir? Sevimli,güzel,yetenekli,caka satan,duru bir yüze sahip,beyaz tenli,sarışın bir aktris gerçek oyuncluğun tadına varmamızı sağlayarak ve yapaylıktan uzaklarda dans ederek sanatın ve sanatının ehli olduğunu beyazperdeye yaftalamış durumda.1986 yılından beri 38 filmde kendisini kanıtlama fırsatına erişmiş olan güzel yıldız gerek yardımcı rollerde gerekse başrolde oynamış,güzelliğiyle ve yeteneğiyle tüm sinema kapılarını ardına kadar açmış ve 2 kere de prodüktörlük yapmıştır.Bunlar Don’t Live Here Anymore ve Ellie Parker.
Kndisini saygıyla andığımız Alfred Hitchcock’un uzun bir aradan sonra yeniden uyarlanan The Birds (2009) adlı yapımda hayranlarıyla buluşmaya hazırlanan star,bekleyenlerin dudaklarına bir parça bal çalıyor.

IN THE VALLEY OF ELAH

Eleştirmek mi…

Şu sıralar Türkiye birtakım sorunlarla boğuşarak kendi yönetim sistemini eleştirmeye cesaret edemezken, Amerika’nın hiçbir gücün altına sığınmadan ,fütursuzca kendi toplumundaki yersizlikleri sert bir dille eleştirmesi soğuk duş etkisi yaratsa da oldukça derinlere inerek tarihinin gizli yönlerine ayna tutuyor.Bundan iki yıl önce senarist-yönetmen Paul Haggis tarafından beyazperdeye aktarılan Crash filmi Amerika’nın örtülmüş diğer bir deyişle gömülü gerçeklerini su yüzüne çıkarıyor ve şunu soruyordu:Zihninizde canlandırdığınız Amerika hangisiydi? İşte bu sorunun yanıtını In the Valley Of Elah’da aramamız olası bir ihtimal. Gerçek bir hikayeden esinlenen filmdeki ana karakteri canlandıran Tommy Lee Jones Hank Deerfield) asker baba rolünde.11 Eylül sonrasında küçük oğlunu Irak’a askere gönderen Deerfield bir sabah oğlunun ABD’deki üssüne geri döndükten sonra aniden ortadan kayboluşunun altındaki yatan nedenleri öğrenmeye çalışır.Gerçek bir olaydan esinlenen yönetmen Paul Haggis, In the Valley Of Elah’da canları pahasına savaşmak için gönüllü olarak Irak’a giden genç askerlerin uyuşturucu kullanmalarından,cinayet işlemelerine kadar geçen silsileler zincirindeki en önemli görevi üstlenmiş durumda.Bununla ilintili olarak yazının girizgahında bahsettiğim gibi,Türkiye’de askerlik yapan gençler tıpkı Amerikan askerleri gibi bunalıma girmişken, şiddetin altında ezilmeleri dehşet verici olmasına karşın, ABD’nin de aynı olumsuzluklardan nasibini alarak İn The Valley Of Elah filmine konu olması parmak ısırtan cinsten.Yalnız önemli bir detaya parmak basacak olursak; toplumu bilgilendiren,gerçeklerin su yüzüne çıkarılmasını sağlayan veriler üzerinden yola çıkılarak ‘’belgesel’’ tadında bir senaryo oluşturulmasını anladım anlamasına,ama bu senaryoyu değiştirip süsleyerek önümüze koyması geri adım atmamızı sağlıyor.Bununla kalmayıp ağır aksak ilerleyen temposuyla hikayenin tepe noktasını oluşturan unsurlar da böylece havada kalıyor.Buna rağmen taşların yerine oturmayışını bir kenara bırakırsak; bir babanın çocuğunun yaşamına müdahale ederek kendine benzetmeye çalışma hali ve bunu seyirciye zerk etmesi her ne kadar durumu kotarıyor olsa da, ağlama krizine tutulan bir anneyi canlandıran Susan Sarandon’un çocuğunun üzerinde gözle görülür bir etkisi ne yazık ki yok.Belki bilinçli olarak yapıldı, belki de kasıtlı olarak.Tek bildiğimiz baba karakterinin buhranlı hallerinin düzeyli bir şekilde beyazperdeye yansıması.Nitekim duygusallıktan kaçınmaya çalışarak,sert bir kaya olduğunu ispatlarcasına davranması aynı gündelik yaşantımızdaki gibi…Buna tezat olarak gelişen düşünce ise, In The Valley Of Elah’daki durum’ ların üzerinin örtülmesi.Film boyunca tek bir karakterin gözünden gören film çevresiyle ilişkisini keserek kendi kozasında ilerlerken farkında olmadan sıkıntılı anlara doğru yolculuk yapıyor.Haliyle bizler de bunun bir parçası haline geliyoruz.Yönetmen alt metinlere yönelmediği için, oyunculuğu ön plana çıkartarak tek karakterin gözünden gören In The Valley Of Elah’ın kadrajına yeni bir karakter dahil ederek Charlize Theron’a soğukkanlı bir kadın imajı yüklüyor.Genel olarak bakıldığında Crash filminden oldukça uzaklarda dans eden In the Valley Of Elah’ın mesajını Paul Haggis tarafından ulaştırmaya çalışması bilinçsiz ve konuya duyarsız insanlarımızın bakış açılarını değiştirmelerini hedeflemekte…En azından soframıza konu olan bu filmi sıkılsak da sıkılmasak da kaçırmayalım.

PERİ TOZU

İnsanların mutlulukları yada mutsuzlukları,talihin olduğu kadar Kendi karakterlerinin de eseridir.!!
(La Rochefoucauld)


Yukarda alıntı yaptığım özlü sözden yola çıkarak; bir masal dinlemek ister miydiniz? Nereden başlasak…Bir varmış bir yokmuş küçük bir kasabada ‘’Pollyanna’’ lakaplı şirin bir kız yaşarmış.Bu kızın bir tek dileği varmış.O da hayallerini gerçekleştirecek olan sihirmiş.Çok kısa bir süre sonra bu sihir kapısını çalmış. Adı da Peri Tozu imiş.Peki ne işe mi yararmış? Şu işe yararmış:Bir gün beyaz atlı bir prens karşısına çıkacak ve beraber düşler ülkesini ziyaret edeceklermiş.Bu kadarla kalsa iyi…Peri Tozu’nun diğer bir özelliği ise mutluluk iksiri oluşturmalarını sağlamakmış…Hepimizin bildiği üzere ‘’İnanmak başarmanın yarısıdır’’ sözünü ele alacak olursak; pozitif düşüncenin temellerini atmaya çalışan Peri Tozu,yaşamımızın sırlarının anahtarlarını elimize uzatıyor ve şöyle diyor:’’Buyrun mutluluğun kapısını hep beraber aralayalım’’.Zaten Secret kitabını okuyanlar bu konunun derinlerine çoktan inmişlerdir.Bob Doyle’un bununla ilintili olarak söylediği biz sözü sizinle paylaşmak istiyorum.’’Bir gün uyandığınızda arzu ettiğiniz şey sizinle olabilir.Dileğiniz hayata geçmiştir.Yapılması gerekenler konusunda aklınıza yeni bir fikir gelmiş olabilir.Cevabınız kesinlikle;bunu ben de böyle yapabilirdim ama yapmak istemedim olmamalı.Böyle davrandığınızda doğru istikamette olmazsınız.Bazen eylem gerekir,bunu Evren’in sizi götürmek istediği doğrultuda yaparsanız,bundan keyif almaya başlar,kendinizi son derece canlı hissedersiniz’’. Bu bağlamda olumsuz düşüncelere sahip olmak yerine şükretmeyi öğrenerek, yaşadığımız anların kıymetini bilip,teşekkür etmeyi öğrendiğimizde; olumlu düşüncelere yer açarak hem Secret kitabınla, hem Peri Tozu filmiyle, hem de kendimizle barışık bir halde yolumuza devam ederiz.Peri Tozu’nun ismini ilk duyduğumda çok saçma gelmişti.Bu film bana ne verebilir diye hayal etmiştim.İşte tam o anda bir önyargı devreye girdi ve ben negatif düşündüm.Buna rağmen olay çok farklı bir şekilde gelişti ve içimden bir ses filmi izlememi söyledi.Nitekim Peri Tozu kendi bağımsız portresini oluştururken non diegetic öğeleri araya sokarak(tıpkı bağımsız Amerikan Filmlerinde olduğu gibi),baştan seyircileri ‘’yabancılaştırma’’ya alıştırıp sonradan ise heyecanın doruklarına çıkarması oldukça şaşırtıcı…Yönetmenin ilk filmi olduğunun da altını çizmek gerek.Kaldı ki alternatif yapısını bozmadan, ağını dramatik karakterler üzerine örerek,onların gündelik yaşamlarında meydana gelen her türlü hadisenin dibini kazıp seyirciler üzerindeki etkisini tüm çıplaklığıyla yansıtması fütursuzca yoluna devam ettiğinin bir göstergesi…Kâh gülüp kâh ağlatan sahneleri de hesaba katarsak, masal-vari bir anlatımın içine yerleştirdiği kamerasıyla zoom in- zoom out yaparak,oyuncuların nasıl oynadığından ziyade ‘’durumların’’ insan hayatındaki kalıcı etkilerini müstehzi bir dille anlatıyor.Ama karakterler adeta masal kahramanı gibi. Keşke hepimiz kendi içimizde onlar gibi sanal bir dünya kurabilsek.Şunu unutmamak gerekir ki sanaldan kastım, mutluluğa doğru atılan adım.Çünkü filmin yaslandığı asıl nokta:bardağın dolu ya da boş tarafını görmek.Varsayımsal olarak evren iki dengeden oluşur:negatif ve pozitif kutuplar.Bu kutuplardan sadece birini kendinize çekersiniz.Karar aşamasına gelindiğinde ise durum aşikar.Ne yapmak istersek algımızı o hedefe doğru yönlendirmemiz mümkün.Buna da kısaca çekim gücü denir.Çekim gücünün filmle ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim.O halde açıklamanın tam sırası.Peri Tozu tek bir sonuca dayanmaz.Mutlu ya da mutsuz sonla bitebilir.Bunun kararı ise yalnızca seyircilere aittir.Parantez açalım olumsuz düşüncelere sahip kişilerin ders alması gerektiğine inandığım bir değer yargısını ön plana çıkararak hasta kişilerin ilaçlarını almadığı zamanlarda bitap düştüklerini anımsarsak; filmin ilaç kadar güçlü bir özelliğe sahip olduğunu anlamamız pek zor olmasa gerek…Buna ek olarak romantik anların beklenti eşiğimizi tavana vurdurmasıysa Peri Tozu’nun süprizlerinden.Daha önce Peri Tozu ’na benzer bir yapım beyazperdeye aktarılmamıştı.Deneysel bir çerçeve oluşturmayı hedefleyen yönetmen yapaylıktan uzak bir platformda yer alarak yarı-belgesel olma niteliğini koruyor.Peri Tozu yalnızca olaylara bakış açımızı değiştirmiyor;aynı zamanda ego ve id arasındaki ince hattın altını kazarak davranışlarımızın neden değiştiğine dair etkenleri su yüzeyine çıkarıyor.O halde konu hakkındaki soruyu soralım ve yanıtını öğrenelim.Psikolojik bir film mi? Hayır kesinlikle değil.Sadece pozitif düşüncenin temellerini atmaya çalışan kendi halinde bir film.Üstelik Peri Tozu heyecanı sabit bir hızla yükseltmiyor;önce usul usul ısıtıyor,sonra altını açıyor, ve hazır olunca da sofralarımıza konuk oluyor.Yaşamın tadına varmaya çalışanlara,ya da yaşama duygusunun hazzına erişenlere tavsiye edilen bu film, tersini düşünenlerin bile ilgisini çekeceğine inanıyorum.Hala şansınızı kaybetmiş değilsiniz.O hep yanı başınızda…Şans trenini kaçırmak istemeyenler Peri Tozu’nu mutlaka izlemeli…