30 Temmuz 2008

RAİDERS OF THE LOST ARK

KAMERA ARKASI

Şapkasız çıkmam abi…

Yukardaki sözü söyleyen herhangi bir ünlü ya da herhangi bir kahraman tanıyor musunuz diye sorsam cevabınız ne olurdu…80’li yılların büyüsünü bozmadan, yepyeni bir çığır açan ve aynı zamanda ‘’kamçılı kahraman’’ olarak da bilinen Indiana Jones serileri açık ara farkla rakiplerini sollamıştı.Başarısının sırrı biraz da Steven Spielberg gibi bir yönetmen ve George Lucas gibi bir senaryo yazarına bağlı olsa gerek.George Lucas Indiana Jones’u tasarlarken bazı kriterlere göre tercih yapmış: kovboy şapkası(olmazsa olmazlardan)ve siyah deri ceket.Her nedense siyah deri ceket, uzun kollu bir gömlekle yer değiştirerek daha salaş
bir görüntü elde edilmiş.Gelgelelim Raiders Of The Lost Ark’ın yapım aşamasına.Yakından incelediğimizde,bazı detayları görmezden gelmek olmaz değil mi? O halde Indiana Jones hakkında bilmediklerinizi aktaralım.İşin asıl ilginç tarafı Indiana Jones isminin ne şekilde ortaya çıktığı.George Lucas ilk olarak ismini Indiana(Lucas’ın köpeğinin ismi)ve soyadını Smith olarak tasarlamış.Steven Spielberg ise ‘’Yapalım ama bir şeyi sevmedim’’.Bu yüzden de Smith soyadı Jones olarak değişmiş.Lucas’ın bir başka önerisi ise filmi eski moda hilelerle 20 milyon dolara mal etmek istemesiymiş.Ardından filmi Paramount ele almış.Parantez açalım Raiders Of The Lost Ark daha Post Production aşamasındayken minyatür bir set kurulup filmin patlama sahneleri hesaplanarak onlara bağlı olan öğelerin ana hatlarının hazırlanması ise 3 gün sürmüş.Devam edelim…80’li yıllarda bir film yapmanın ne kadar zor olduğunu düşündüğümüzde Philip Kaufman gibi bir yazarın senaryoyu daktiloda bile yazmayıp elle yazmasına ne demeli? Olucak iş değil…
Bunun yanı sıra başrol oyuncusu Harrison Ford’un filme başlamadan evvel kamçı dersleri alması da cabası…Harrison Ford’dan konu açılmışken,kendisinin başarısı beyazperdeye yansırken,tehlikeli sahneler için seçilen dublör Martin Grace’in de hakkını da yemeyelim.Deneysel set çalışmaları ve maketlerin yapıldığı Raiders Of The Lost Ark’ın çoğu sette yapılan efektlerle çekilmiş.Filmin atardamarını oluşturan sahneler büyük zorluklarla Mısır ve Tunus’ta(seyircilere karşı yapılan bir hiledir) çekilirken;set dışındaki restaurantlardan yemek yiyen oyunculardan bazılarının kolera hastalığına yakalanması şartların ne kadar ağır olduğunun bir göstergesi…Dahası yılan dolu bir sahne için toplam 7000 tane yılan temin edilirken;set ekibi yılanların Harrison Ford’a zarar vermelerini önlemek için onları görünmez bir camekanın içine yerleştirmişler.Tıpkı ‘’paralel evren’’ i yansıtan filmlerde olduğu gibi…
George Lucas, Raiders Of the Lost Ark’ın çekimlerine başlamadan önce Star Wars projesi için girişimlere başlamışken; Steven Spielberg kendisine yöneltilen cazip fikri kabul ederek filmin alamet-i farikasını ortaya çıkarmış olsa gerek ki;filmin gişe yapmasının ardından kolları sıvayan George Lucas Temple Of Doom ve Indiana Jones And The Last Crusade ile seriyi tamamladıktan sonra 2008’de vizyona giren Indiana Jones And The Kingdom Of Crystal Skull ile yeniden karşımıza çıktı.

SAW 2

KAMERA ARKASI

‘’Slasher’’ türünün öncülerinden biri olan Saw 2, yeni bir sanal dünya yaratarak ‘’korku’’ nun insanlar üzerindeki kalıcı etkilerini ve buna bağlı olarak kişilerin geliştirdiği id ,ego ve süperego arasında yaşadığı tatminsizlikleri sahnelerken,’’psikoloji bilimi’’ içinde değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuç aşikar.Hayata karşı tüm direncini yitirmiş sorunlu kişilerin(uyuşturucu bağımlıları,alkolikler,intihar eğiliminde olanlar) aynı platform üzerinde buluşmasıyla herşeyin bir oyun olduğuna inanan Jigsaw karakteri Saw 2 filminin yapı taşını oluşturuyor.Bununla kalmayıp kendi kurallarını (kurbanların kendi kendilerini öldürmeleri) dikte etmeye çalışması da cabası.Parantez açarsak işkenceye maruz kalanlar ise yaşam mücadelesi veriyor.Kısaca Saw 2’nin konusundan bahsedelim.Zeki, ancak hastalıklı bir dehaya sahip olan Jigsaw,yeni süprizler peşinde…Tüm kanıtların rotasını Jigsaw’a doğru çevirmesiyle,yeni bir cinayetin keşfedilmesi üzerine dedektif Eric Matthews detaylı bir araştırma başlatır.Fakat Jigsaw’ın çok farklı bir planı vardır.Amacı,kendine ele verip Matthews’u tuzağa düşürmektir.Gelelim asıl konumuz olan.Saw 2’nin yapım aşamasına.Geniş bir çerçeveden baktığımızda film basit bir kurguya sahip,düşük bütçeli ve tebdil-i mekan yaratmayan bir atmosfere sahip gibi görünse bile, şüphe götürmez bir gerçek var ki o da Saw 2’nin çok büyük emeklerle kotarılmış olduğu.Yönetmen Darren Lynn Bousman seyircilerde inandırıcılık etkisini yaratmak için çeşitli hilelere başvurarak,profesyonel anlamda başarısını ortaya koyuyor.Haliyle hilelerin biraz daha farklı bir iskeletin içine yedirildiğini görüyoruz.Hikayenin anlamını beslemeye gayret eden görüntüleri oluşturan tuzak sahnelerden bazıları:baş kapanı,iğne kapanı,el kapanı ve fırın.En önemli tuzaklardan biri olan iğne kapanının hazırlanış aşamasını ele alalım.Toplam 4000 tane iğne bir çukura yerleştirildikten sonra içleri boşaltılır ve uçlarına yapıştırıcı sürülerek karakterin koluna batırılır.Bunun yanı sıra iğnelerin batırıldığı yerlere ise özel efektler uygulanır.Daha sonra ise silikon bir kol üreten yapımcılar,çeşitli makyaj teknikleriyle koldaki iğne izlerini kamufle ederek karaktere zerk edilişini yansıtmışlar. Saw 2 filminin(tüm seriler için geçerli) en büyük avantajı sahnelerin daha planlama aşamasındayken storyboard ile çizimi.Bunun yanı sıra fırın tuzağını hazırlarken digital ortamda CG tekniğini kullanan yapım ekibinin fırını yaratması 3 günlerini almış.Dahası Jigsaw’ın büründüğü karakteri beyazperdeye aktarmadan evvel,örnek bir model üretip gerçeğini oluşturmaları ise oldukça kolaylaşmış.Devam edelim…Saw ilk vizyona girdiği zaman yönetmen, James Wan’ken, kısa süre sonra el değiştirek yerini Darren Lynn Bousman almıştı.Tek ana düşünsel figüre bağlanan Saw 2 ‘de kanı ve vahşeti beyazperdede göstermekten çekinmeyen yönetmen,’’şiddet’’ içeren sekansları aşama aşama kaydedip biteviyelikten uzaklaştırarak devingen kurgu’ya dönüştürüyor.Eğer devam filmlerine alerjiniz yoksa, Saw hakkında söyleyecek son sözüm var.Yapımcıların en ince ayrıntısına kadar düşündüğü filmin kurgusunun sırasıyla birbirini takip eden karelerden oluşması ise türünün ilk arketiplerinden.

STARWARS

Starwars 30.yılını kutluyor…

Klasik sinemadan digital sinemaya doğru bir zaman yolculuğu yaptığımızı varsayarsak CGI(3D animasyon tekniği) teknolojilerinin öncülüğünde ‘’dijital evren’’ boyutuna geçmiş bir çok filmin mevcut olduğunu bilmeyenlerimiz yoktur diye düşünüyorum.Bunlardan bazıları Back to the future,Event Horizon,Stargate,Time Tunnel,Bill and Ted,Star Wars serileri.Gelelim asıl konumuza…
Geçmişi geleceğe bağlayarak,sadece kendi galaksisini oluşturan Star Wars serilerine derinlemesine doğru daldığımızda ‘’Expanded Universe’’ tekniğinin ve bunun yanı sıra görsel efekt şöleninin günümüzün dijital sinemasına nasıl bir ivme kazandırdığından bahis edecek olursak ortaya çıkan durum aşikar.Bilimsel açıdan incelendiğinde; evreni katlayıp boyut sıçraması yapabilmek için ‘’kara delik’’ geçidi keşfedildiğinde,
hem dördüncü boyuta geçiş sağlanıyor hem de Star Wars gibi filmlerin ham maddesi çıkıyor.Dahası zamanın soyut bir kavram olmasından ötürü olarak meydana gelen
neden-sonuç ilişkisini fantastik bir dünya ile harmanlanıp dijital etkiyi yaratmak da tam Star Wars’a göre.Geniş bir yelpazeye sahip Star Wars efsanesi olan bu kasedi geriye doğru sayacak olursak toplam 7 epizot olduğunu görüyoruz.Bu bölümler:Star Wars(1977), Star Wars: Episode V - The Empire Strikes Back(1980), Star Wars: Episode VI - Return of the Jedi(1983), Star Wars:Episode I - The Phantom Menace(1999), Star Wars: Eposide II - Attack of the Clones(2002), Wars Episode III: Revenge of the Sith(2005) ve Star Wars: The Clone Wars(2008) Toplam 11 bölümden oluşan Star Wars’ın 7 bölümü şu şekilde yer alıyor:

Bölüm 1 - Başlangıç Evrenin Doğuşu ve canlıların gelişimi

Bölüm 2 - Cumhuriyetin Doğuşu Egemenliğe doğru atılan ilk adım,Jedi düzeninin kuruluşu ve Hyperdrive'ın keşfiyle galaksinin sınırlarının genişlemesi

Bölüm 3 - Sith İmparatorluğu'nun Yükselişi ve Çöküşü
İlk Sith Lordları’nın yükselişe geçmesi ve Daragon kardeşlerin aksiyon içerikli maceraları

Bölüm 4 - Sith Savaşı
Qel-Drome Kardeşlerin maceraları ve Nomi Sunrider.
Egemenliğin Exar Kun tarafından ele alınarak Sith İmparatorluğu ile savaşa girilmesi

Bölüm 5 - Genişleme Dönemi
Sulhun keşfedilmesi, nedeniyle;bir çok kültür uygarlığı aydınlık dönemine girerek
yeni bir Sith düzeninin ortaya çıkmasını sağlar.Fakat aradan çok zaman geçmeden bu düzen bastırılır.

Bölüm 6 – Egemenliğin Çöküşü
Egemenlik; iç çatışmalar, hırs ve çürüme yüzünden itibarını kaybederek güç kaybına uğrar.
Yeniden doğan Sith düzeni, egemenliği ve Jedi'leri çökertmeyi planlarken, uzaklarda bir yerde Egemenliğin kurtarıcısı ya da felaketi olabilecek küçük bir çocuk büyümektedir...

Bölüm 7 - Karanlık Zamanlar (Yeni)
Çağlar boyunca, Jedi Şövalyeleri geçmişlerindeki egemenlik döneminde,adalet ve
sulhun temsilcileriydiler.
(Karanlık zamanlardan önce, İmparatorluktan önce..."Obi Wan Kenobi")


Peki bu filmleri bu kadar başarılı kılan ne? Sanıyorum ki filmlerin yaratıcısı olan yazar-yönetmen George Lucas belli bir karakterleri oluşturmadaki hedeflerini ortaya koyarken teknolojinin sınırlarını aşması oldukça yerinde olmakla birlikte kendi özel efekt firması ILM (Industrail Light & Magic) ile model yaratık tasarlamaya başlamış.Bu karakterlerden bazıları:

Darth vader

Siyah zırhı,pelerini ve uzun boylu oluşu nedeniyle ben her yere hükmederim dercesine bir profil çizerken aynı zamanda şeytani gücünü de yansıtıyor.

Obi Wan

İnançlı ve mitolojik bir Jedi Şövalyesi olan Obi Wan Kenobi, galaksinin geleceğinin belirlenmesine yardımcı olan ve kendi iç dünyasından dolayı oldukça gelgitleri olan bir karakter.

Yoda

Muhterem eski Jedi Üstadı Yoda, yaşamının son yıllarını Dagobah’da ki bataklıklarda saklanarak geçirir. Dokuz yüz yaşındaki Jedi üstadı, sekiz yüzyıl boyunca Jedi şövalyelerini yetiştirip sıkı bir eğitime alır, ve dahası Güç ile olan bağlantısı da çok kuvvetlidir. Son öğrencileri arasında, yeniçağın en önemli Jedi’ları Obi-Wan Kenobi ve Luke Skywalker bulunur.

Aslına bakılacak olursa 80’li yıllarda çekilen Star Wars filmleri için ön-dijital görsel efekt ve seslerin belirlenmesi gerekiyordu.Yıldız Savaşları’nın Tunus’taki ve İngiltere’nin EMI stüdyolarında gerçekleşen çekimlerinde birtakım efekt problemleri yaşandığı için bu sorunu kısa bir süre içinde halleden Lucas, kendi kurduğu ILM sayesinde çok ciddi bir görevi üstlenmiş.Figuratif bir norma bağlandığında Star Wars serisinde kullanılan motif;tamamiyle efsanelerle ilintilidir.Filmin giriş cümlesi olan ‘’Uzun bir zaman önce,çok çok uzak bir galakside’’ lafı mitolojiye atıfta bulunur.Parantez açalım George Lucas’ın Star Wars için kafasında düşündüğü tema ise insanlığa baş kaldıran bir insanmış. Star Wars’un en önemli özelliklerinden birine parmak basarsak o da iştah kabartan müzikleridir.6 filmin müziği John Williams tarafından hazırlanarak böylece serinin en önemli şarkıları oluşturulmuş(Imperial March,Duel of the Fates)
2008’de gösterime girmeye hazırlanan serinin yedinci filmi olan Star Wars:The Clone Wars yeni CGI tekniğiyle sevenleri ile buluşmaya hazırlanıyor.

29 Temmuz 2008

SALMA HAYEK

Esmer,uzun boylu,büyüleyici bir güzelliğe sahip olan Meksika’lı bir kadın oyuncu tanıyor musunuz?Tanımayanlarınız varsa bile,bu yazıyı okuduktan sonra yaşam hikayesini detaylı bir şekilde araştırmaya başlayacaklar.Neyse lafı fazla dolandırmadan devam edelim.Salma(Arapça’da barış ya da sakin anlamına gelir) Hayek 1966 yılının Ağustos ayında Meksika’da dünyaya gelir.Babası Lübnan’lı,annesi ise Meksikalı’dır.Aktrisin ilk sahne tozunu yutması Tv filmleriyle gerçekleşir.Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre Hayek 12 yaşındayken babasına şöyle demiş: "Eğer beni Amerika'daki bir okula yollamazsan burada hiçbir dersime çalışmam ve hiçbirini geçmem". Bu sayede Hollywood filmlerinde rol almaya başlayan oyuncu ilk çıkışını,Antonio Banderas ile oynadığı "Desperado" ile yapar.Genellikle aeteur yönetmen Robert Rodriguez ile beraber çalışan oyuncu filmin gişe başarısından sonra, Desperado’nun devamı olarak beyazperdeye aktarılan "From Dusk Till Dawn" ve ardından da The Faculty ’de yer alır.Dünyanın en güzel 50 kadınından birisi olarak sayılan Salma Hayek nam salmaya devam ederken Wild Wild West,Timecode ve bağımsız bir Amerikan yapımı olan Hotel filminde rol alarak profesyonelliğe temelli olarak adımını atar.Hiç şüphesiz oyuncunun en önemli filmi olarak kabul edilen Frida, güzel oyuncunun dramatize ettiği Frida karakterine bürünmesiyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday gösterilir.Bu da başarılı olduğunu ispatlaması için eline geçen en büyük imkanlardan biridir.Parantez açalım güzel yıldız İspanyolca,Arapça ve Portekizce’yi akıcı olarak konuşabiliyor.

ELEPHANT MAN

SİNERETRO KUŞAĞI

1980
Yönetmen:David Lynch
Senaryo:Christopher De Vore,Eric Bergreb,David Lynch
Müzik:John Morris
Oyuncular:Anthony Hopkins,John Hurt,Anne Bancroft,John Gielgud,Wendy Hiller,Freddie Jones,Michael Elphick 124 dk./İngiltere ve Fransa ortak yapımı/Siyah-Beyaz



"Herşeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir, çünkü aksi takdirde olayları kendi akışına bırakmaya korkarsınız. psikoloji, gizemi ve büyü niteliğini yok eder. anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor.Çünkü anlam çok kişisel birşeydir ve herkese göre değişir..."


Bu lafın kime ait olduğunu bilmeyenler varsa bir an önce araştırmaya başlasınlar.Çünkü yaşadığımız dünya üzerindeki mistik öğeleri bilinmeyen bir denklemin içine hapsedip onlara çeşitli metaforlar yükleyerek kara-psikoloji türüne ışık tutan tek bir yönetmen var, o da hiç şüphesiz David Lynch.Peki Lynch denildiğinde aklınıza gelenleri not eder misiniz diye sorsam cevabınız ne olurdu? Zor bir soru oldu sanırım.O halde parantez açmak mecburi.Lynch karmaşayı seven,anlamsızlığa anlam yükleyen(yukardaki alıntısında bahsediyor),yorumu izleyiciye yükleyen ve kendi düşlerinde yaşayan bir sinemacı.Bu anlattıklarımın tersi yönünde fikre kucak açarak, Elephant Man adlı bir film yapan yönetmen dramatik bir ağ kurarcasına, karakterlerin hem vahşi hem de duygusal yönlerini göstererek 1980’li yıllara damgasını vurmuştu.Tematik açıdan inceleyelim.Doğuştan sakat doğan John karakterinin yüzünün Elephant’a benziyor oluşu,kimileri için korkunç bir kabus olarak görülürken; kimileri içinse sırtından para kazanılmaya çalışılan bir sirk cambazı…Unutulmaması gereken bir detay ise onun da duygularının olduğu.Hatta filmin en önemli sahnelerinden biri ‘’Elephant Man’’ (John Merrick)’in ‘’I am not an animal,i am an human being’’ diyerek haykırmasıdır.Karakterin iç dünyasını ele alarak;onların ruhsal gelişimiyle beraber sanayi devrimi’nde yaşanan olayların silsilesini gözler önüne sererken aşağı tabaka insanların ya da diğer bir deyişle parasız pulsuzların da yaşamından belirli kesitler anlatan Lynch’e göre ,o dönemdeki yoksulluk ele alındığında ortaya çıkan tablo aşikar.Kaldı ki bu sorunları oldukça mizahi bir dille aktarıp,asıl hikayesini ‘’Elephant Man’’ üzerine dayandırarak konuya karşı duyarsız olanlara karşı atıfta bulunması da oldukça formalistçe bir bakış açısı.Buna ek olarak John Merrick’i bulunduğu ortamdan kurtaran doktor Treves’i de es geçmemek lazım.Bana kalırsa ‘’Elephant Man’’ yönetmenin ilk filmi olan Eraserhead’deki büyümüş hali.Filmler arasında akrabalık bağı kuran Lynch fotografik görüntülerle aradaki köprüyü kurarcasına yeni bir pencere açarak olay örgüsünü sert bir yapı üzerine inşa ediyor.İnsanın içindeki çirkinliği,çirkinliğin içindeki güzelliği yorumlayarak hedef kitlesini toplumsal baskılara yönlendiren film hem o dönemin insanlarının yaşadığı ruhsal buhrana hem de onların doğurduğu sonuçlara haiz.Bunu şu şekilde ifade edebiliriz:Lynch-vari bir mantıktan uzak olan bu yapım tamamiyle rotasını duygusallığın üzürüne kuruyor.Bununla kalmayıp ani-kesmelerle seyircilerde soğuk duş etkisi yaratıyor adeta.Elephant Man’in sinematografik açısından en önemli özelliği ışık-gölge oyunları.Tamamiyle fil adam’a close-up yaparak aydınlık kalan taraflarındaki yüz ifadesi çok yumuşakken,karanlık kalan tarafındaki yüz ifadesi ise oldukça sert.Bir diğer özelliğine gelirsek…Müziğin kullanımı açısından sessiz bir ortam yaratılırken;sözlerin kifayetsiz kaldığı anlarda kullanılan müzik ise filmle doğru orantılı bir şekilde gelişiyor.Aslında film Karl Marx’ın belirttiğine benzer bir şekilde gelişerek halkın,makinaların esiri haline geldiğini,ve iletişim kuramamanın koşullarını görsellikle harmanlayarak seyircinin önüne koymuştur.Dolayısıyla da fil adam karakteri John’un, kalıbın içinde kalarak bir obje haline dönüştürülme hali Nieztzsche’nin en önemli lafıyla bağdaşıyor.Şöyle ki; Nieztzsche başkalarının acı çekmesinden zevk alanları farklı bir biçimde tanımlar:Onlar birer canidir.’’Estetik’’ açısından değerlendirmeye alırsak,yönetmenin ikinci filmi olmasına rağmen,taşların da rayına oturmasıyla beraber didaktik olma özelliğini koruyarak siyah-beyaz olması bu filmin başarısını ortaya koyuyor.Elephant Man’in ilgiyi üzerine çekmesinin nedenlerini düşünürsek pek somut bir sonuca varamayız.Çünkü karamsar ve modern insanın umutsuzluğunu acımasızca vurgulaması hem hüzünlü hem de gülünç anların bir yansıması….Unutmadan söyleyelim.Zamanında tam sekiz dalda Oscar’a aday gösterilen bu film,keşke ödülü alabilseydi.İlgiyi hak etmiyor mu?

BATMAN

Duyduk duymadık demeyin Batman yeniden kapımızı çaldı…

Herkesin hayatında kendisine örnek aldığı bir süperkahraman vardır. Çocukluğunu o süperkahramanların yerine koyarak geçirenlerimiz için, kaçınılmaz olansa onları beyazperde seyretmek olsa gerek…2008 yılının en çok sükse yapan yapımları Ironman ve Incredible Hulk’tan sonra,The Dark Knight(Batman)’in 25 Temmuz’da vizyona giriyor oluşu kahramanlık filmlerinin başarısını simgelerken,Christopher Nolan’ın yönetmen koltuğunda oturması ise cabası… Günümüzden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmaya hazırmısınız? Hazırsanız Batman tutkunlarına bir retro esintisi yaşatalım.Hatırlarsanız tiyatral bir yan ürün olan Batman:The Movie(1966) filmi Tv serilerinden beyazperdeye geçişi sağlamıştı.Kısa süre zarfında sinemada popüler bir kitle edinen çizgi roman karakteri Batman, yapımcıların ikinci film olan Batman (1992)’in oluşum aşamasını ön ayak oldu.Bu nedenden dolayı,Warner Bros’un Tim Burton ile anlaşma imzalayıp hem bağımsız hem de ilkinden farklı bir projeye imza atıyor oluşu, serilerin birbirini takip ettiğinin bir göstergesiydi:Batman Returns(1992).Batman Forever(1995), Batman and Robin(1997), Batman Begins(2003), The Dark Knight(2008)
Gelelim The Dark Knight’ın oluşum aşamasına.Mercek altına aldığımızda filmin ismi oldukça orijinal.Çünkü Batman’in herkesçe bilinmeyen diğer lakabı Dark Knight.Söz gelimi yarasaların karanlıkta belirmesinin ve aynı zamanda Batman’in düşmanlarına korku salmasının geceleri daha etkin olduğu öne sürüldüğü için ,filmin adı bu şekilde ortaya çıkmış.Yalnız önemli bir detayı aktarmadan da geçmek olmaz.Batman’in ezeli rakibini canlandıran joker(Heath Ledger) Ocak 2008’de kalp krizi geçirerek 28 yaşında hayata veda etmişti.

ANNE JACQUELİNE HATHAWAY

Geçmişe doğru yelken açtığımızda güzelliğiyle etrafı kamaştıran,oyunculuğuyla beyazperdenin tozunu attıran Judy Garland ve Audrey Hepburn gibi oyuncular günümüzde bile genç yeteneklere örnek oluyor.Bunlardan bir tanesi olan Anne Jacqueline Hathaway ‘’retrogirl’’ lakabını alarak onların izinden gidiyor.12 Kasım 1982 yılında New York’da doğan aktris Fransız-İrlanda asıllıdır.Katolik inancıyla yetiştirildiği için,küçükken rahibe olmak istediğini söyler; fakat olay tam tersine gelişir.Bunun üzerine Hathaway New Jersey’e taşınarak Milburn Lisesi’ni Üniversitesi’nden New York Üniversitesi’ne transfer olur.Sahne oyunculuğu eğitimi alan güzel yıldızın aynı zamanda soprano olması Get Real adlı dizide oynamasına yardımcı olur.Yıldızı kısa süre içinde parlayan aktris böylece beyazperde de parlayacağının sinyallerini verir.İlk deneyimini The Princess Diary(2001) ve sonrasında Disney yapımı olan Ella Enchanted(2004) ve The Princess Diary’nin devam filmi olan The Princess Diaries 2:Royal Engagement ile gerçekleştirir.2005 ve 2006’da ününe ün katan Hathaway sırasıyla Brokeback Mountain,The Devil’s Wear Prada ve Havoc gibi melodram içerikli komedi filmlerinde yer alır.Bir yıl sonra Becoming Jane adlı yapımda Jane Austen’e hayat veren oyuncu People Dergisinin kendisine En İyi Çıkış Yapan Oyuncu ünvanını vermesine vesile olur.2008’de ise Get Smart dizisinin beyazperde versiyonu olan Get Smart filmiyle kamera karşısına geçen Hathaway bekleyenlerin dudaklarına bir parça bal çalıyor.