19 Eylül 2008

TATİL KİTABI

“Tatil Kitabı” : Kapalı kapılar ardındaki Ali…

Hayatınızda bir kez olsun Türkiye’nin varoş semtlerine gittiğiniz oldu mu… Ya da taşra yaşantısını merak edip, görsel dünyanızdan bir incinin eksildiğini düşündüğünüz?
Hiç sanmıyorum. Lakin öyle bir tabloyla karşılaşacaksınız ki; işsizliğin dem vurduğu şehirlerde meydana gelen tatsızlıklar yeterince canınızı sıkacak.(en azından öyle umuyoruz) Sert bir tabirle, sımsıcacık evlerinizde uyurken; oradaki insanların geçim derdi için verdiği mücadele, gözlerinizin dolmasına, belki de hayatı daha fazla ti’ye almanız için yol gösterici bir ışık olabilir. Tıpkı Tatil Kitabı filminde olduğu gibi…

Yukarıda anlatılanları konu alan Tatil Kitabı, özünde dramatize edilmiş sıradan bir hikayenin altını kazarken;seyircilere göremediği bazı değerlerin neler olduğunu aktarıp, kendi değerlerinden ödün veriyor. Açıklamak gerekirse; farklı beklentileri olanlar için sonu hüsranla bitebilir. Bu yargıya nasıl vardığımızı soracak olanlara yanıtımız şu: Türkiye standartlarına göre çekilen Tatil kitabı’nın kendi halkını yabancılaştırmaya alıştırıp, İngilizce altyazı koymasına ne demeli…Söylenecek laf yok. Çünkü, tamamiyle mantığı tefe koyan bir yapım. Hal böyleyken,Türk izleyicisinin bu ayrıntıyı görmezden gelmesi mümkün mü? Dört başı mamur olan filmin Türkiye’ye ve Türkler’e mal edildiğini sanıyorduk.Yanılmışık meğer… Buyurun buradan yakın; Tatil Kitabı eşittir: Avrupa sineması…

Avrupa’lı olma sevdasını bir kenara bırakıp görücüye çıkmaktansa; kendi yolunda yüremeli. Aksi takdirde farklı bir boyuta yolculuk yapması muhtemel. Neyse şimdilik tüm bunları boşverelim ve, Tatil Kitabı’nın asıl derdine kulak kabartalım. Toplumsal vicdanı masaya yatıran Tatil Kitabı deyim yerindeyse; insanlığın canavarlaşıp barbarlaştığını ve yaşadığımız dünyanın bir kaos içerisinde yozlaştığını anlatarak, kaleme aldığı bir “Hayat Defteri”(yaşanan çirkin olayların yazıldığı günlük ve bu günlüğün beyazperdeye aktarımı) iken, ataerkil aile yapısının beraberinde getirdiği tutucu sistemle olan hesaplaşması ise anaerkil düzene geçişin sağlanması için yapılmış bir vurguydu belki de. Keşke filmin adı Tatil Kitabı olarak değil de Hayat Defteri olsaymış.

Uzak diyarlarda…

Tatil Kitabı’nın hikayesi Ali adlı ufak bir çocuğun üzerine kuruludur. Evvel zaman içinde, Silifke’ye bağlı olan bir taşrada zorluklar içinde hayat mücadelesini sürdüren Ali adlı bir çocuk yaşarmış. Sevimli mi sevimli bir çocukmuş. Okuldaki öğretmeni, Ali’ye okuması için Tatil Kitabı verince, Ali’nin yaşamı tümden tüme değişivermiş.Yazının girizgâhında da anlatıldığı üzere, Ali geçim sıkıntısı çeken bir ailenin evladı olarak dünyaya gelmiş olmanın bedelini bir yük olarak omuzlarında taşırken, tatil boyunca hep bir başınaymış.Yalnızlığını gidermek için sakız satmaya başlamış başlamasına ama tatil; Ali için tatil değil; adeta Çin işkencesiymiş. Böylece Tatil Kitabı da yalan olmuş (film boyunca göremememiz bundan olsa gerek) Onun yerine üzüntü ve kederin beraberinde getirdiği olaylar zincirinde yer alan Ali, kabus dolu anların eşliğinde gerçek hayatı öğrenmiş. Bu okuduğunuz, masalımsı hikâye Hayat Defteri’nde yer alıyor. Filmin tek olgunlaştırıcı öğesi olan Hayat Defterine konu olan Ali “beni bu dünyadan çekin kurtarın” dercesine haykırarak yüzünden düşen binbir parçanın kalıntılarını rolünün içine hapsetmiş gibi gözükse de, eksileri artılarına baskın çıkan Tatil kitabı her şeyden öte estetiklikten yoksunluğuyla; biçimsel bir deneyden çok, uzayan seyir süresinin yarattığı sekmelerle ciddi bir ivme kaybına sebep olurken, hani biraz nasihat etseniz şapkasını size hediye edip annesinin yanına gider misali, bir kinayeye maruz kalabilir. Söz gelimi; uzun plan sekansların meydana getirdiği açmazlarla birlikte filmi saran bobin kendi ekseninde dönerken, ardı arkası kesilmeyen karlı görüntülerin seyirciye yazar-yönetmen Seyfi Teoman’ın(altyazı dergisinin eski çalışanı) ilk projesi olduğunu hatırlatmasına rağmen, sonuç oldukça karanlık.

Keşkeler geçerli olsaydı…

Oyunu kurallarına göre oynamayı ihlal eden yönetmen hikayenin içine yedirdiği onca detaya karşın, elinde var olan hamuru eline yüzüne bulaştırarak, parlak buluşunu bir çırpıda çöp tenekesine yollamış. Dahası doksaniki dakika boyunca arkamıza yaslanarak izlediğimiz Tatil Kitabı’nda müziğin bile yer almaması, farazi bir durum. Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: ”İşte benim filmim böyle bir film, sanatın ruhunu iliklerinize kadar işliyor.”
Netice itibariyle, Altyazı dergisinin sponsorluğunda çekilen Tatil Kitabı festivalden bir çok ödülle dönerken,merak ettiğim bir şey var. Avrupalı’lar bu filmden ne anladı? Seyfi Teoman her ne kadar Avrupa sinemasını taklit ediyor olsa da, taraflı olarak baktığımızda Avrupalı’lar ataerkil aile yapısının ne demek olduğunu bile bilmiyor. Kaldı ki Türkiye’nin Doğu-Batı sorunlarından bile bihaberler.

Hatırlarsanız 2006 yılında vizyona giren Dondurmam Gaymak gerek kasaba hayatının dezavantajlarını anlatan senaryosuyla, gerekse, seyirciye dokundurduğu mesajla kalıbın dışına çıkmamasıyla bilinirken, Tatil Kitabı da Ali’nin kameraya doğru melul melul baktığı sahnelerle, adından söz ettirebilir.

ROBERT DE NİRO

Her türlü karaktere bürünerek ,rolünü oynamayan,adeta yaşayan ,gözlerinin içi gülen ve güldüren,mizahi anlayışı güçlü,diğer bir deyişle, cansız bedene can veren,”binbir surat” lakaplı oyuncunun kim olduğunu tahmin edenler şimdilik ses çıkarmasın.Çünkü beyazperdeyi büyülü bir dünya haline getirerek, efsane olmayı başaran starlar bir elin beş parmağı kadar…Bunlardan biri olan Robert De Niro ise günümüzün en usta oyuncularından biri.

Sanatkâr bir ailenin çocuğu olarak New York’da dünyaya gelen De Niro, oldukça zayıf ve çekingen olduğundan ötürü arkadaşları tarafından “Bobby Milk” olarak çağrılırdı.Dışa dönük olmayan karakteri nedeniyle, kafasını kitaplara gömen star, 10 yaşında rol aldığı Wizard Of Oz ile, yersiz korkularını üzerinden atarak, oyunculuğunun devamını getirmeye çalıştı.Değerli vaktini sokaklarda geçirmek yerine, kendi idealleri için harcayan De Niro, 16 yaşında Chekrov’un The Bear filminde yer alarak beyazperdenin ardına kadar kapalı olan kapılarını araladı.Oldukça idealist olduğu o günlerden belliydi demek ki…Aradan geçen 15 yıl süre zarfında, ufak rollerde oynayan aktör, metodlu aktörlüğün savunucuları olarak sayılan Stella Adler ve Lee Strasberg’in izinden giderek, oyunculuğun en zor kısmını kavramaya gayret gösterdi.Hazır lafı açılmışken , De Niro metod oyunculuğunun en iyi örneklerinden biri olan Brian De Palma’nın yönettiği The Wedding Party’de (1969) oynama şansı elde etti.Emin adımlarla ilerleyen star, böylece Hollywood’un basamaklarını ikişer ikişer çıkmaya başlayarak ruhunu ve bedenini filmlerdeki karakterlere satmaya başladı adeta.Satmasa bu kadar başarılı olur muydu? Orası tartışılır.De Niro’yu kariyerindeki en üst noktaya getiren Bang The Drum Slowly (1973), beyzbol için yanıp tutuşan bir karakterin yaşadığı zorlukları dile getiriyordu.Bu bağlamda De Niro, New York Eleştirmenleri tarafından en iyi oyuncu ödülüne layık görüldü.Ardından Martin Scorsese’nin Mean Street (1973), Taxi Driver (1976), Raging Bull (1980) ve Good Fellas(1990) filmlerinde insanüstü performans sergileyerek çok fazla miktarda sahne tozu yutan yıldız, imzasını sinemaseverler tarafından oluşturulan “seyir defteri”ne(başarılı oyuncuların kayıtlı olduğu defter) attı.1970’li yıllara damga basan filmleriyle beyni stand-by moduna alan yönetmen Francis Ford Coppala’nın Godfather serisinin ikincisinde yer alan De Niro, ilk serideki mafya babasını canlandıran Marlon Brando’dan görevi devralıp, en az onun kadar kötücül, bir karakter kisvesini(kötücülden kastım; mafyalığa merak sarması)üzerine giyerek En İyi Yardımcı Erkek Oscar’ını aldı.

De Niro nam-ı diğer binbir surat...

Gelelim asıl derdimize…Robert De Niro’ya bu kadar zirve yaptıran sadece oyunculuğu muydu? “Evet” ve “Hayır”…Samimiyeti,işine gösterdiği saygı,mütevaziliği,cesurluğu,her rolün altına yatabilme yetisi olsun, daha birçok özelliğiyle yönetmenlerin idolü haline gelen aktör mimiklerini kullanarak “binbir surat” lakabını aldı.Malum 1990’lar ise aktör için asıl dönüm noktasıydı.1993 yılında tek yönetmenlik denemesi olan A Bronx Tale (1993) filmini çevirdi.Aynı yıl içerisinde Frankenstein’e hayat verdiği Mary Shelly’s Frankenstein (1994), ve son olarak Martin Scorsese ile yeniden birlikte çalıştığı Casino (1995) ile beyazperdenin tahtına hiç kalkmamak üzere oturdu.Söz gelimi, civcivli atmosferin etkisine kapılarak, cennetten çıkma bir star yolunda ilerlerken –tüm roller için biçilmez bir kaftan olduğunu da hesaba katarsak- ,sırasıyla yer aldığı filmler; Slyvester Stallone ile oynadığı Cop land (1997), politik taşlama olan Wag The Dog (1997), akıllarda durgunluk yaratan Quentin Tarantino filmi Jackie Brown (1997), canlandırdığı karakterlerin harmanlanmasından oluşan mafya tiplerinin trüğü olan ve Billy Crystal'le beraber, “kara mizah” türünde başarıyı yakaladıkları Analyze This (1999) oldu.

Emin adımlarla....

2000’ler…Meet The Parents (2000) filmiyle zor bir baba profili çizen starın seyircilerde uyandırdığı etki oldukça kabus-variyken, birçoğumuza “Aman böyle bir baba olmaz olsun” dedirterek ağırlığını ortaya koydu.Bunun yanı sıra Marlon Brando ve Edward Norton ile beraber rol aldığı The Score (2001) ve 1999 yılında Analyze This’in devamı sayılan Analyze That (2002) filminde ise kendine özgü bir sistemle,sahnelerin skeç-vari özelliğinin korunmasına ön ayak oldu. Devam edelim…Meet The Fockers (2004) ile “zor baba” karakterini bozguna uğratarak, kuşu en nihayetinde yuvadan uçurtan aktör, Hide and Seek (2005) filmindeyse psikopat baba rolündeydi.Bu kadarla kalsa iyi…İkinci yönetmenlik denemesi olan Good Shepherd (2006) ile Angelina Jolie ve Matt Damon’u aynı kulvarda yarıştıran oyuncu-yönetmen aynı zamanda, olay örgüsündeki mistik motiflerin filme yaftalanmasıyla beraber, kendi benliğindeki bastırılmış duyguların paradoksal olarak dışavurumunu yansıtıyordu sanki.Ah şu De Niro yok mu, sinemanın emektarlarını metamorfoz geçirmiş gibi izleten oyuncular kralı, diyalogların yer almadığı bir filmde(sessiz film) bile; beden dilini konuşturarak her derdini anlatabilir.Çünkü o doğuştan bir star.

Sinema camiasında; çok özel bir yere sahip olan De Niro, Fried Green Tomatoes ile nam salan Jon Avnet’in yönettiği ve Al Pacino’nun oynadığı Righteous Kill (2008) adlı cinayet filmiyle kamera karşısına geçerek, yıllar önce hapse gönderdiği bir seri katilin izini bulduğunu öne süren emektar New York Polisini canlandırıyor. Deyim yerindeyse; “gerilim” ve “şüphe” sözcükleri filmin ayrılmaz bir parçası haline gelerek heyecan dolu dakikalara davetiye çıkartırken, film ise seyircilere şunu soruyor: “Acaba yanlış adam mı demir parmaklıkların arkasına yollandı?” ya da emektar New York Polisi hata mı yaptı?

Öyle görünüyor ki, De Niro bekleyenlerin dudaklarının kıyısına bir parça bal çalarak hem milenyumun en çok konuşulan starlarından biri olacak hem de Righteous Kill filmiyle bizlere hiç unutamayacağımız anlar yaşatacak...Ne diyelim, şimdiden iyi şanslar!

01 Eylül 2008

TÜRK SİNEMASI KUŞAĞI


Türk Sineması bomba gibi geliyor!


Şaha kalkan Türk Sineması bu sezonda da olduğu gibi,yönetmenlerin gizli dünyalarına yelken açarak, geçen yılın tadı damağımızda kalan filmlerine yenilerini ekliyor.İzleyici nezdinde önemli yer edinen filmler hatırlarsanız,bol şekerli bir duyarlılıkla beyazperdenin taşlı yollarını arşınlayarak eleştirmenlerin ilgi odağı haline gelmişti.Popüler olma yolunda ilerleyip, Hollywood Sineması ile rekabete girmeye çalışan Türk filmlerinin çekimleri hali hazırda devam ederken;dağıtımcılar sinemacılara kesin bir tarih vermekte zorlanıyor.Neyse lafı fazla uzatmadan gelin hep beraber bu yıla damgasını vuracak olan filmleri yakın markaja alalım.

SÜT: Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun birçok yerden ödül heykelciğini kaptığı, “Yusuf” üçlemesinin ilk filmi olan Yumurta bağımsız olma özelliğini korurken, ele aldığı konusuyla tipik bir taşra hayatında yaşanan sorunları resmediyordu.Uzun plan sekanslarıyla ağırlığını ortaya koyan Yumurta yılın en çok konuşulan filmlerinden biri haline gelerek,destekleyen ve desteklemeyen tüm sinemaseverlerin en çok konuştuğu filmlerden biri oldu. Bu üçlemenin ikinci halkası olan Süt ile yeniden seyircilerin karşısına geçmeye hazırlanan Kaplanoğlu, bu filminde ana karakterin gençlik yıllarına gidiyor.Antalya Film Festival’inde izleyeceğimiz Süt’ün başrollerini ise Başak Köklükaya ile Melih Selçuk paylaşıyor.


ÜÇ MAYMUN:
Fransa-İtalya ortak yapımı olan ve yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği Üç Maymun Uzak ve İklimler’den sonra Cannes Film Festival’inde yarışma şansı bularak Nuri Bilge Ceylan’a En İyi Yönetmenlik Ödülü’nü getirdi.Ceylan ödülünü alırken “Bu ödülü birisine ithaf etmek istiyorum…Tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye…” ifadesini kullandı.Çekimlerinin 2007 yazı ve sonbaharında İstanbul’un Yedikule semtinde gerçekleştirildiği filmin konusu kısaca şöyle: Yaklaşan genel seçimlerde bir muhalefet partisinden aday olan işadamı Servet (Ercan Kesal), ıssız mı ıssız bir yolda giderken ölümle sonuçlanan trafik kazasının suçunu üzerine almamak için, o sırada araçta bulunmayan şöförü Eyüp’e (Yavuz Bingöl) para vererek kendisinin yerine hapse girmesini ister.Seçimde kaybeden Servet hapisteki Eyüp’ün karısı Hacer(Hatice Arslan) ile ilişki kurar.Hacer’in durumunu fark eden oğlu İsmail(Ahmet Rıfat Şungar) olanların farkına varır.İsmail ailesinin namusunu kurtarmak için Servet’i öldürünce Eyüp onun hapse girmesini önlemek için kendince bir plan yapar.


A.R.O.G: Cem Yılmaz’ın yazıp yönettiği G.O.R.A’nın devam niteliğinde olacağı tahmin edilen A.R.O.G, Yontma Taş Devri’ni konu alıyor.Oldukça kanlı sahnelere sahip olan A.R.O.G’un kadrosunda yer alan oyuncular:Cem Yılmaz,Özge Özberk.Ozan Güven,Hasan Kaçan ve Nil Karaibrahimgil.Önemli bir detayı aktarmakta fayda var.Fida filmin üstlendiği A.R.O.G,G.O.R.A’nın tersten yazılmış hali.

ALİ’NİN SEKİZ GÜNÜ: Yönetmen Cemal Şan’ın aşk üçlemesinin ilk filmi olan Zeynep’in Sekiz günü ve başrollerini Fırat Tanış,Serdar Orçin ve Nesrin Cevazade paylaştığı Ali’nin Sekiz Günü; yalnızlık,çaresizlik,tutku ve öfkeyi ön plana çıkararak, bir erkeğin sekiz gün içinde yaşadıklarını konu alıyor. Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre yönetmen Cemal Şan “kalp”, “akıl” ve “ruh” sözcüklerini ile ilgili olan 3 filmle birlikte aşk üçlemesini tamamlayacak Üçlemenin sonuncusu ise Dilber’in Sekiz günü.

HAYAT VAR: Beş Vakit ile En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Reha Erdem’in çektiği ve Elit İşcan, Erdal Beşikçioğlu ve Levend Yılmaz’ın rol aldığı film, bu sezonun merakla beklenenlerinden.

OSMANLI CUMHURİYETİ: Osmanlı Cumhuriyeti adlı film, Eğer Atatürk olmasaydı Türkiye ne durumda olurdu….sorusunun cevabını vererek, epik-komedi türünde bir yapımla izleyicinin karşısına çıkıyor.Sözde “Amerikan Mandası” altına giren Osmanlı’nın geçmişine atıfta bulunan filmin yazar-yönetmeni olan Gani Müjde,komedyen Ata Demirer ve Vildan Atasever’i başrol koltuğuna oturtuyor.

NOKTA: İstanbul Film Festivali’nde Derviş Zaim’e En İyi Yönetmen ödülü kazandırarak Hat sanatını en ince ayrıntısına kadar işleyen Nokta filmi, Zaim’in,tarihin; zamana ve mekana kattığı oynaklıktan ilham almasına neden olmuş

VİCDAN: Yönetmenliğini Erden Kıral’ın yaptığı film; birbiriyle iç içe geçmiş üç insan üzerine odaklanarak,karısının en yakın arkadaşına aşık olan ve iki kadın arasında kalan bir adamın hikayesini konu alıyor.Tamamiyle “doğaçlama” mantığıyla çekilen filmin yapay olmasını engellemek isteyen yönetmen Kıral, oyunculara zor görevler yükleyerek şu sözden yola çıkmış.”Vicdan, kötülüklerin ortadan kalkmasına yetmiyor.Koşulların değişmesi gerekiyor.” İzmir'de çekilen filmin oyuncuları Nurgül Yeşilçay, Murat Han ve Tülin Özen.

DEVRİM ARABALARI: “Benzini bitti diye yolda kalan araba” yaftasıyla unutulan devrimin bilinen ve bilinmeyen yönlerinin anlatılacağı Devrim Arabaları filminin gerçek yaşamdan esinlenerek oldukça dramatik,yürek burkan ve zaman zaman güldüren bir yapım olduğu iddia ediliyor.Aslında film, 4 Temmuz’da aslına uygun olarak özel dökümlerle yeniden üretildiği 1960’ların politikasını yansıtarak,her istediğini kolayca elde eden nesillere idealist zihniyeti zerk edecek. Gelelim filmin amacına uygun olarak seçilen ismine:”Devrim Arabaları” Cumhuriyetin ilk kuşak insanlarının devrimlere olan inançları ve genç Cumhuriyet’e karşı vefa hisleriyle dolu oldukları teknolojik bir devrimdir.Beykoz’daki kundura fabrikasında çekilen filmin başrollerini paylaşan isimler ise şu şekilde yer alıyor: Taner Birsel, Halit Ergenç, Vahide Gördüm, Serhat Tutumluer, Ali Düşenkalkar, Selçuk Yöntem ve Uğur Polat.

AŞK TUTULMASI: Murat Şeker bu kez romantik komedi tarzında çıkıyor karşımıza. Film aşka inanmayan koyu bir Fenerbahçe taraftarının; şartlar ne olursa olsun bir kıza yürekten bağlılığını anlatıyor. Fahriye Evcen ve Tolgahan Sayışman’ın oynadığı Aşk Tutulması, izleyenlerin hoşça vakit geçirmesini sağlayacak.

SONBAHAR: Özcan Alper’in yazıp yönettiği,yapımcılığını Serkan Acar’ın üstlendiği Sonbahar, bu yıl 32.si düzenlenecek olan festivalin “Dünya Sinemasına Bakış” bölümünde gösterilecek.Başrollerinde Onur Saylak ve Megi Koboladze’nin yer aldığı film, ciğerleri iflas eden bir mahkumun Karadeniz’deki sayılı günlerini anlatıyor.

AYAKTA KAL: Adnan Güler’in yönettiği ve Mehmet Aslan,Oğuzhan Yıldız,Sinem Kobal ile Irmak Ünal’ın oynadığı Ayakta Kal,Devlet Lisesinde okuyan öğrenciler ile Özel Lise’de okuyan öğrenciler arasındaki sınıf farklılığını dile getirirken;;zenginliğin ve fakirliğin kombinasyonundan doğan sorunlar; adeta eski Türk filmlerinde olduğu gibi müthiş bir mizahi dille aktarılıyor.

TATİL KİTABI: 2004 yılında çektiği Apartman adlı kısa filmiyle pek çok ödül alan Seyfi Teoman’ın ,Tatil Kitabı’nda;Silifke’de yaşayan insanların sıradan öyküleri ve çocukluktan yetişkinliğe geçerkenki sıkıntıları aktarılırken;yaz boyunca limonculuk yapan bir ailenin başından geçenler ise ailenin en ufak ferdi tarafından anlatılıyor.

SON BULUŞMA: Selamsız Bandosu’nun yazar- yönetmeni Nesli Çölgeçen uzun bir aradan sonra çektiği Son Buluşma ile yeniden seyircisiyle kucaklaşacak.İstiklâl Savaşında yaşananların ekseriyetle anlatıldığı Son Buluşma,yönetmen Nesli Çölgeçen’in savaş mağduru olan gazilerin hayat hikayesinden derleyip toparladığı belgesel ağırlıklı bir film.

PANDORANIN KUTUSU: Yeşim Ustaoğlu’nun kendi iç dünyasına kapanarak çektiği filmde Derya Alabora başrolde oynuyor.Sinema Dünyasının Önemli Festivallerinden biri haline gelen ve İspanya'nın Bask Bölgesinde düzenlenen San Sebastian Uluslararası Film Festivali'nin "Altın İstiridye" adlı ödül kategorisi için yarışacak olan Pandora’nın Kutusu ülkemizi temsil edecek.

ÇINGIRAKLI TOP: Film; görme özürlülerden oluşan bir futbol takımının her ne pahasına olursa olsun Atina’daki yarışa katılmak için verdikleri mücadeleyi konu alıyor.Filmin başlıca oyuncuları:Burak Onal, İpek Özkök, Zihni Göktay, Erkan Taşdöven ve Soydan Soydaş

GÖKTEN BİR ELMA DÜŞTÜ: Reşit Çelikezer’in ilk uzun metrajlı filmi olan Gökten Üç Elma Düştü,Kültür Bakanlığı’nın da katkılarıyla İstanbul’da Hd formatında çekildi.Filmin başrollerinde Köksal Engür,Bennu Yıldırımlar,İsmail Hacıoğlu ve Şebnem Köstem oynuyor.

GÖLGESİZLER: Geçmiş sezonun en ünlü dizilerinden biri olan Sağır Oda’nın senaristi olan Hakan Karahan, Hasan Ali Toptaş'ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'nü alan 'Gölgesizler' adlı kitabını kaleme alarak bir ilke imza atıyor.Yönetmen koltuğunda ise Ümit Ünal var.

GÖLGE: Müzisyen, ressam ve yönetmen Mehmet Güreli'nin uzun zamandır beklenen ilk uzun metrajlı filmi olan Gölge, Türk edebiyatının önemli yazarlarından Peyami Safa'nın intihar, şüphe, kıskançlık, dostluk ve aşk hakkındaki, kara film bahçelerini binlerce defa arşınlamış."Selma ve Gölgesi" romanından uyarlanan yapım, esrarengiz bir kadının başından geçenleri konu alıyor.Filmin oyuncuları arasında yer alan isimler: Görkem Yeltan , Kaan Çakır ve Serkan Ercan

SUPER AJAN K9: Yönetmenliğini Bülent İşbilen’in üstlendiği,senaryosunu Duygu Gelbal’ın yazdığı Süper Ajan K9, 2,5 milyon dolarlık bütçesiyle Türkiye’nin en pahalı yapımları arasında sayılan filmin, başrolleri arasında Melih Ekener,Cengiz Küçükayvaz,Didem Erol,Züleyha Karyağdı,Salih Kalyon,Erdal Tosun,Atilla Sarıhan ve Burak öncü yer alıyor.

FLİGHT PLAN

KAMERA ARKASI

Biri, uğruna yaşadığınız herşeyi elinizden alırsa…geri almak için ne kadar ileri gidersiniz? Sorusunun cevabı Jodie Foster’ın oynadığı Flight Plan’de saklı. Bu filmin hangi şartlar altında,ne kadar bütçeyle ve hangi kamera açılarıyla çekildiğini merak ediyorsanız bütün bu bilgileri sizin için topladık. Gelin hep beraber Flight Plan’ın kamera arkasına doğru yolculuk yapalım.

Yapım aşaması…
Hikayenin ortaya çıkış amacı oldukça enteresan.Yakından inceleyelim. Bir varmış bir yokmuş Los Angeles Havaalanı güvenliğinde çalışan bir adamın oğlu uçaktayken kaybolmuş. Sonra ne mi olmuş? Çocuğu teröristler kaçırmış. Senarist Peter A. Dowling bu hikayenin mizansenini olması gerektiği gibi kurgularken, yapımcılara göre asıl önemli olan, çocuğun teroristlerce kaçırılması değil, bir annenin dramatik ve travmatik anlarına haiz olmakmış. Baba karakterini anne karakteri ile yer değiştiren Dowling, Jodie Foster gibi usta bir oyuncudan yana oyunu kullanarak senaryoyu Foster’a göre uyarlamış. Role Foster’ı oturtmak ise yapılan en doğru tercihlerden biri.

Post Production…
Yapım aşaması bu şekilde ortaya çıkmış çıkmasına ama Post Production aşaması ise Flight Plan’i bir hayli zorlamış. "Fazla merak cildi bozar’’ diyerek dönüyoruz yazımıza. "Gerilmesi gereken anlarda germek, hızlı gitmeniz gerektiği yerde hızlı gitmek" mantığından yola çıkan ekip özellikle ağır hız kazanan filmlerde sesin çok önemli olduğunu öne sürmüşler. Efektler müziğin bir parçası haline gelerek, flmin gerilimini kulağımızdan yüreklerimize doğru yükseltmişler. Bu nedenden dolayı müzikler için sıra dışı tonlar aranarak Bali’deki orkestralarda kullanılan çalgıların filme adaptasyonu sağlanmış. Bunlar: hazırlanmış piyano,telli,vurmalı ve üflemeli çalgılar. Örnek verecek olursak close-up çekimler eşliğinde Foster’ın kafasının içinde yaşadığı karmaşayı hissetmemek olanak dışı.

Visual Effects...
Geldik işin en zor kısmı olan görsel efektlere. Flight Plan için Storyboardlar çizilip arka arkaya konularak hareketli görüntüler elde edilmiş. İnandırıcı olması için uçağın pozisyonuna göre renk efektleri belirlenerek sahnelerin daha realistik olması için böyle bir hileye başvurmuşlar. Yoksa siz de benim gibi uçağı sahici sananlardan mısınız? 747 model bir uçağın taslağına göre maket uçak yaratan görsel efektçiler filmin sonlarına doğru yaşanan patlama sahnesini oluşturmak için alev makinalarından yararlanmışlar. Kaseti geriye doğru sardığınızda ise dağılmış parçalar,cam ve alevlerin seyirciye doğru geldiği izlenimini yaratıyor adeta. Tıpkı slow-motion tekniğinde olduğu gibi

CASH

‘’Cash’’: Beyazperdedeki ‘’Sleuth’’ rüzgarı…

2008 yılının en çok konuşulan filmlerinden biri olan ‘’Ölümcül Oyun’’un en büyük özelliği iki karakter arasında geçen kedi-fare oyunuydu.Kaybetmemenin kurallarını en ince ayrıntısına kadar anlatan ‘’Ölümcül Oyun’’, Shakespeare’in ‘’Kazanmak sonsuza kadar değildir’’ özlü sözünü ‘’Kazanmak sonsuza kadardır’’ şeklinde bozguna uğratarak ‘’Cash’’ adlı Fransız filminin yapımına istemeden de olsa, ön ayak oluyor.

Menfaat uğruna birbirini kandıran insanlarla aynı havayı soluyarak,onların dünyasında yaşamanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliyoruz.Yine de, bu entrikaların tekrar tekrar filmlere konu olması kör göze parmak misali…Hem de birçok muadilleri varken.Tipik bir Fransız filmi olan Cash’de para uğruna düşman haline gelen karakterlerin macerasını izlerken,çok sayıda anlamsızlıkların bir araya gelmesi, çuvallamaya müsait bir ortam oluşturuyor.Bu ortamda,meydana gelen tüm olayların içinde, kendi mıntıkasında yol alan Cash ‘’ben her şeyin en iyisini bilirim’’ edasıyla, diğer Fransız ve Hollywood filmlerine meydan okuyor sanki.Kendince birçok yeniliği bünyesinde barındırarak çizgiyi aşan Cash’in tıpkı aşurenin yapımında olduğu gibi,içine her bulduğunu yerleştirmesi(gereksiz karakterler,renk dokuları,filtreler,kesmeler) pek akıl kârı değil.Kaldı ki bu öğelerin ‘’nakarat’’ halinde,film boyunca karşımıza çıkması,görsel içeriğin zarar görmesine neden olabilir.Buna ek olarak uzun plan çekimlerinin rayına oturmamasına karşın;filmin faturasını seyircilere kesen yönetmen Eric Besnard, piyangodaki büyük ikramiyeyi cebe indiremediğinin üzüntüsünü yaşarken, bizler de sinemada geçireceğimiz yüz dakikanın hesabını yapıyoruz.Nitekim,fiyasko demeye gönlümüz el vermiyor olsa bile ,seyircileri beyazperdede tutabilmek için sürekli ‘’flaş’’ altyazısı geçen bir haber bültenine dönüşmesi bile, filmin tek artılarından biri olsa gerek.

Özentinin kralı Cash

Yazının başında da değindiğim gibi, her bulduğu öğeyi Cash’in içine yerleştirmeyi uygun gören yönetmen, dizilerde kullanılan kurgu tekniklerini(wiper,iris ve splint screen) aynı sahne üzerinde kullanarak onların harmanlanmasından doğan bir görüntü elde etmiş adeta. Kurgudan konu açılmışken devam edelim. Donan karelere bölünmüş olan sahnelerde kullanılan Splint Screen oldukça gereksiz bir açı yaratırken,ağır çekimler ise filmin akışını bozan bir niteliğe sahip.Örnek verecek olursak Quentin Tarantino filmlerinde-özellikle Kill Bill-kullanılan bir teknik olan Splint Screen filme ayrı bir retro havası katarken;eski dövüş filmlerine de atıfta bulunmayı ihmal etmiyor.İyi de bu filmle alakası nedir? Dediğinizi duyar gibiyim…Hiçbir alakası yok.Retro beklentisi olanlar şimdiden hiç heveslenmesin.Çünkü tüm kriterleri ele aldığımızda dillere destan olan karmaşık yapısıyla,hangi noktada durmak istediğini bilmeyen bir yapımla karşı karşıyayız.

3 act kuralı bile yok...

Paris’in en elit dolandırıcılarından biri olan Cash(Jean Dujardin), kalpazanlık işlerini yürütmektedir.Cash’in en büyük amacı büyük bir elmas soygununu gerçekleştirmektir.Ölümcül Oyun adlı yapımda da Milo’nun (Jude Law), Andew (Michael Caine) ‘un elmaslarını çalabilmek için kıyasıya mücadeleye girdiğini hatırlatalım.Filmin asıl kilit noktası olan Maxime(Jean Reno) dolandırıcılığı bir meslek haline getirerek, kendisine suç ortağı olan kadınları ise kendi kozu için kullanmaktadır.Gerisi malum işte;arap saçı... Nerede o Jean Reno’nun ‘’Leon’’u .Ölümcül Oyun ve Cash arasındaki benzerlik mevzubahis olunca; sadakatsizliğin,hırsın,yalancılığın ve düzenbazlığın sınırlarını aşarak kazanmanın kurallarını en ince ayrıntısına göre işleyen bu kardeş yapımlar kötücül karakterleri hikayenin tepe noktasına oturtuyorlar.Lakin Cash’in Sleuth’dan farkı; ise kadronun gereksiz kalabalık oluşu.Bunun yanı sıra giriş,gelişme ve sonuç sırasına göre ilerlemeyen Cash haliyle kazanmanın savaşını verirken, kaybeden taraf oluyor.Kazanan kim peki? Orası tartışılır…

Kıssadan hisse;kendi hikâyesinin içinde boğularak gediklerinden mustarip olan Cash’e iyi şanslar dilemekten başka çözüm yolu göremiyorum.


Kimler izlemeli?

•Vaktini sinemada geçirmek isteyenler
•Karmaşadan her daim hoşlananlar


Kimler izlememeli?

•Absürd yaklaşıma karşı olanlar
•Fransız filmlerine Fransız kalanlar

CLOSİNG THE RİNG

“Closing The Ring” : Savaş kokan yıllar

Dramatik savaş filmlerinin retrospektifinden baktığımızda, insanın içini burkan,gözyaşılarımızın akmasına neden olan Pearl Harbor,Corelli’s Mandolin,The Life of Death of Colonel Climp ve La Vita e Bela gibi yapımlar yaşanan tüm acı olayları beyazperdeye taşıyarak; o yılların yasını tutmamıza neden olmuştur.Bu filmlere akraba olma niteliği taşıyan Closing The Ring ise yılın merakla beklenenlerinden…

Bir zamanlar Kuzey İrlanda’nın Belfast şehrinde öğrenci olarak hayatını sürdüren yakışıklı bir genç yaşarmış.Pilot olmayı düşleyen bu genç, askeri Havva Üssü Birliği’ne katılarak orduda çalışmaya başlamış.Fakat bu pilotun çok ama çok zayıf bir yanı varmış.Aşık olduğunda dünya ile olan ilişkileri kesilirmiş.Ardından güzel mi güzel,alımlı mı alımlı bir kıza vurulmuş.Hem de İkinci Dünya Savaşı süregiderken… Genç kız ise her daim uçmayı arzulayanlardanmış. Tıpkı pilotlar gibi…Genç adam, aşık olduğu bu kıza isimlerinin baş harflerinin yazılı olduğu altın bir yüzük hediye ederek evlenme teklifinde bulunmuş.Malum o yılların zorluklarına rağmen bu iki gencin arasında yaşananlar dillere destanmış.Ta ki, genç pilot vatanı uğruna ölmeyi kabul edene dek…Birbirlerine karşı hiç ölmeyen bir sevgi besleyen bu ikili herşeyi göze alarak evlenmeye karar vermişler.Yüzüğü eşine takdim eden genç kız, savaşa giderken yüzüğün uğur getirmesini temenni ederek aralarındaki bağlılığın ve sadâkâtin güçlü bir sembol haline gelmesini sağlamış.Aradan koskoca 50 yıl geçmiş, ne arayan ne de soran varmış.Yüzükle beraber genç de ortadan kaybolmuş. Söz gelimi, bu masalın atardamarını oluşturarak Closing The Ring filmine adını veren altın “yüzük” tüm kapanmış yaraların kanamasına neden olan bir metaforken, konum değiştirerek daha da önemli bir etken haline gelir.Ufacık bir yüzük parçasının dağıtıcı bir güç haline gelmesini vurgulayan Closing The Ring, Kâh özlemin kâh hüznün harmanlanmasından oluşan bir duygu bütünlüğünde,İkinci Dünya Savaşının en buhranlı anlarına ayna tutarak savaş ve aşkın birbirine kenetlenmesiyle ortaya çıkan olayların dramatik yönlerini su yüzüne çıkartarak, seyircilere önemli bir soru soruyor: Geçmişi unutmak mı…yoksa geçmişle beraber yaşamak mı? Film boyunca bu sorunun yanıtını ararken “flashback” ve “flashforward” tekniğinin profesyonelce olan kullanımı sayesinde kafamızda belirli imgeler oluşur. Mevzubahis olan bu imgeler sürekli yer değiştirerek,hafızamızın unutulmuş bölgelerine kilitlenmiş olayların, gün ışığına çıkmasına neden olan etmenlerden biridir.Bu bağlamda, mistik bir atmosfer yakalayan yönetmen Richard Attenborough geçmişle günümüz arasında bir köprü kurar adeta. Bunu iki şekilde açıklayabiliriz.

Birincisi…Kamerasını Mary Ann’ ve eşi Teddy Gordon’un
elli yıl önceki haline doğrultan yönetmen Attenborough’un kurduğu mizansende;çiftin beraber uyudukları resmedilir,bir diğer taraftan sahneler arası ani kesmeler yaparak smash cut tekniğini kullanan Attenborough, Mary Ann’in elli yıl sonraki haline yeniden kamerasını doğrultuğunda ise karakterin yalnızlığını ve perişanlığını görürüz.

İkincisi…Faşizm baskısı yüzünden İkinci Dünya Savaşının patlak verdiği yıllardaki karakterlerin geçirdiği travmatik sarsıntılar ve daha niceleri,sarılamayan yaraların fitilini ateşlerken bir diğer yandan film boyunca yansıtan motifler(eski tarz uçaklar,elbiseler,arabalar) filmin ana hatlarını belirleyici bir unsur haline gelerek, “flasforword” yapan kamera hareketi geleceğin vaat ettiği şartlara şapka çıkartır.Böylece iki dönem arasındaki fark aynı pota üzerinde erimeye başlar.

Standartlarını zorlayan bir film…

Aslında Closing The Ring’in zamansal sıçramaları biçimsel bir deneyden çok Mary Ann ve Teddy Gordon karakterlerini daha iyi işlemek ve olay örgüsünü kendi kozasına çekmek için yapılmış bir tercihtir.Kaldı ki, Mary Ann’in kızını (Neve Campbell) ve Teddy’nin pilot arkadaşını canlandıran Jack’in(Christopher Plummer) de katkılarını hesaba katarsak…
Bunun yanı sıra ötekilik etkisi yaratmaya çalışan senarist Peter Woodward, aşk kokan diyalogların derinliklerine sızmayı ve satır aralarını seyirciye geçirmeyi ustaca kullanırken, yönetmen Attenborough ise geniş ekran kadrajıyla hikayenin görsel karşılıklarını -özellikle mekan kullanımıyla- dört dörtlük olarak karşılaması ise takdire şayan.

Gelelim film boyunca seyircilere göz kırpan önemli bir detaya…
Yazının girizgâhında aktardığımız masalda Mary Ann’in uçma sevdası ile Closing The Ring’in elzem ya da diğer bir deyişle vazgeçilmez parçası haline gelen kuş arasında inanılmaz bir benzerlik var.Kuşun yerine kendini koyan Mary Ann gerçekten uçamasa da hayali olarak uçabilmektedir.Mary Ann’in bu konudaki teziyse şöyleydi: “Uçan kuş özgürdür,tıpkı benim gibi…Bazen o kuşa bakarak kaybedilen değerlerin yerde değil gökte olduğunu anlarım.Çünkü sürekli o kişinin hayalini kurarım,o hep kalbimdedir.”

Bu söze dayanarak, son tahlilde, İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki insanlığın oldukça barbarlaşmış olduğunu,koşulların günümüzde gibi olmadığını ve bizi sarıp sarmalayan o vahşi sistemi yaratanların da bizler olduğunu vurgulayan Closing The Ring amacına ulaşan bir yapım.

Kimler İzlemeli?

•Geçmişin sırlarıyla yaşayarak,onları sürekli hatırlayanlar
•Savaş ve aşkın güçlü yanlarını bir arada görmek isteyenler
•Dramatik anların esiri olarak duygu yüklü filmleri kaçırmaya niyeti
olmayanlar.

Kimler İzlememeli?

•Ağlamayı göze alamayanlar
•Yüreğinin derinliklerinde yaşanan kötü anıları su yüzüne
çıkarmak istemeyenler